Eşin dedektiflerce takip ettirilmesi – Özel Hayatın Gizliliğini İhlal -Emsal Karar

12. Ceza Dairesi         2015/16560 E.  ,  2017/4579 K.
“İçtihat Metni”Mahkemesi :Asliye Ceza MahkemesiSuç : Özel hayatın gizliliğini ihlalHüküm : TCK’nın 134/1, 62/1, 50, 52. maddeleri gereğince mahkumiyet
Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:Özel hayat; kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret değil, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken, istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olayları ve bilgilerin tamamını içerir. Bu nedenle, kamuya açık alanda bulunulması, bu alandaki her görüntü veya sesin dinlenilmesine, izlenilmesine, kaydedilmesine, sürekli ve izinsiz olarak elde bulundurulmasına rıza gösterildiği anlamına gelmez. Kamuya açık alanda bulunulduğunda dahi, “kalabalığın içinde dikkat çekmezlik, tanınmazlık, bilinmezlik” prensibi geçerli olup, kamuya açık alandaki kişinin, gün içerisinde yapıkları, gittiği yerler, kiminle niçin, nasıl, nerede ve ne zaman görüştüğü gibi hususları tespit etmek amacıyla sürekli denetim ve gözetim altına alınması sonucu elde edilmiş bilgileri ya da onun başkalarınca görülmesi ve bilinmesini istemeyeceği, özel yaşam alanına girdiğinde şüphe bulunmayan faaliyetleri özel hayat kapsamına dahildir; ancak, süreklilik içermeyen ve özel yaşam alanına dahil olmayan olay ve bilgiler ise bu kapsamda değerlendirilemez. Sonuç olarak, bir olay ya da bilginin, özel hayat kapsamına girip girmediği belirlenirken, kişinin toplum içindeki konumu, mesleği, görevi, kamuoyu tarafından tanınıp tanınmadığı, dışa yansıyan davranışları, rıza ve öngörüleri, sosyal ilişkileri, içinde bulunduğu fiziki çevrenin özellikleri, müdahalenin derecesi gibi ölçütler göz önüne alınmalıdır.Bu açıklamalar ışığında oluşa ve dosya kapsamına göre; hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen sanık …’nın, eşi olan katılanın kendisini aldattığını ispatlamak için özel dedektiflik hizmeti veren diğer sanık … ile anlaşarak, mağdur hakkında delil toplamasını istemesi üzerine, sanık …’nın katılanın … isimli bayanla kamuya açık bir kafede oturdukları sıradaki fotoğrafını çekmesi şeklinde gerçekleşen eyleminin özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğuna ilişkin yerel mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sanığın atılı suçu işlemediğine ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 31.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 

Daha fazla oku

Sanığın ‘bütün avukatlar sahtekardır, sende sahtekarsın’ şeklindeki sözlerinde avukatın kamu görevi ile hakaret eylemi arasında nedensellik bağının bulunduğu

18. Ceza Dairesi         2018/2010 E.  ,  2018/6002 K.
“İçtihat Metni”
Hakaret suçundan sanık hakkında yapılan yargılama sonunda, sanığın mahkumiyetine dair Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilen 15/05/2014 tarih ve 2013/1080-2014/510 E-K sayılı kararın, sanık tarafından temyizi üzerine,Dairemizin 26/12/2017 tarih ve 2016/1659 – 2017/15581 E-K sayılı kararıyla;“Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;Sanığın Ankara 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2013/88 esas sayılı dosyasının 13.11.2013 tarihli celsesine müşteki sıfatıyla katıldığı, duruşma çıkışında bu dosyanın sanığı olan tanık … ile tartışma yaşadığı ve …’ın vekili olan katılanın tarafları ayırmaya çalıştığı sırada sanığın katılana hakaret etmesi şeklindeki eylemlerini, katılanın yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle gerçekleştirmediği gözetilmeden, sanık hakkında TCK’nın 125/3-a madde ve fıkrasının uygulanması suretiyle fazla ceza tayini,Kanuna aykırı, sanık …’nın temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, oy birliğiyle karar verilmiştir.I- İtiraz Nedenleri:Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16/02/2018 gün ve 2014/333786 sayılı yazısıyla;“İtiraza konu uyuşmazlık maddi olayda sanık tarafından duruşma sonrasında katılan avukata yönelik işlenen hakaret suçunun, görevinden dolayı işlenip işlenmediğine yöneliktir.Hakaret suçu TCK’nın 125. maddesinde;“(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.(2)Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.(3)Hakaret suçunun;a)Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,b)Dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,c)Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.(4)Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.(5)Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır” şeklinde düzenlenmiştir.Maddenin birinci fıkrasında hakaret suçunun temel şekli, üçüncü ve dördüncü fıkralarında ise nitelikli halleri düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde de; “Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır” şeklinde açıklama yapılmıştır. TCK’nın “Soruşturma ve kovuşturma koşulu” başlıklı 131. maddesinin birinci fıkrasında ise; “Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikâyetine bağlıdır” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, TCK’nın 131/1. maddesinde kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret dışında kalan hakaret suçlarının şikâyete tâbi olduğu açıkça ifade edilmiştir. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçuna ilişkin; 5237 sayılı TCK’ndaki düzenleme, 765 sayılı TCK’ndan farklı olup, 765 sayılı Kanun uygulamasında “memur” kavramına yer verilerek, memura görev sırasında herhangi bir nedenle hakaret edilmesi hali dahi nitelikli hal olarak düzenlenmiş iken, 5237 sayılı Kanunda memur kavramını da içerecek şekilde “kamu görevlisi” kavramına yer verilerek, yalnızca kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret edilmesi nitelikli hal olarak kabul edilmiştir. “Kamu görevlisi” kavramı 5237 sayılı TCK’nın 6/1-c maddesinde “Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi … anlaşılır” şeklinde tanımlanmıştır.Görev sırasında ancak görevinden dolayı olmayan hakaretler ise, 125. maddenin 1. fıkrasında düzenlenen basit hakaret olarak kabul edilerek, soruşturulması ve kovuşturulması da mağdurun şikâyetine bağlı tutulmuştur.“Görevinden dolayı” hakaretin kabulü için; yapılan kamu görevi ile hakaret eylemi arasında nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Hâkim her somut olayda nedensellik bağının bulunup bulunmadığını araştırarak, sonucuna göre, eylemin, suçun basit haline mi yoksa nitelikli haline mi uyduğunu saptayacaktır. Bu saptama yapılırken, hakaret eylemlerine muhatap olan kamu görevlisinin faile karşı doğrudan veya dolaylı görev yapması koşulu aranmayacaktır. Zira, hakaret doğrudan görevle ilgili olabileceği gibi, görevin yerine getiriliş yöntemi ya da sonuçları ile ilgili de olabilmektedir.Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, maddi olayda katılan …’in Ankara Barosu’na kayıtlı avukat olarak görev yaptığı, suç tarihinde Ankara 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2013/88 Esas sayılı dosyasında Sanık … vekili olarak duruşmaya katıldığı ve sonrasında sanık … hakkında beraat kararı verildiği ve gerçek suçlunun araştırılması için dosyanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verildiği sırada, bu karara tepki duyan … beraat eden … ile tartışmaya başladığı ve bu durumu gören …’ın vekili olan katılan avukat … olaya müdahale ederek sanık …’ya yaptığını doğru olmadığını bildirdiği ve bunun üzerine sanık …’nın katılan avukat …’in üzerine yürüyerek “kavat”, bütün avukatlar sahtekardır, “sen de sahtekarsın” dediği ve sanığın görevinden dolayı katılan avukata hakaret bulunduğu tartışmasız kabul edilmelidir.Sanığın sarf ettiği “bütün avukatlar sahtekardır, sende sahtekarsın” şeklindeki sözlerinde avukatın kamu görevi ile hakaret eylemi arasında nedensellik bağının bulunduğu, sanığın katılan …’in, …’ın vekili olduğunu bildiği, katılanın yerine getirdiği avukatlık hizmetini aşağılayan ve küçük düşürücü ve tahkir edici sözlerinin katılanın göreviyle ilgili olup sıfat ve hizmetinden dolayı gerçekleştirdiğini ve sanığın eyleminin TCK’nın 125/1-3/a maddesi kapsamında bulunduğu kabul edilmelidir.Bu itibarla; Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 26/12/2017 gün ve 2016/1659 Esas, 2017/15581 Karar sayılı bozma kararının kaldırılarak sanık …’ın katılan avukat …’e yönelik sarf ettiği sözlerin görevinden dolayı işlendiği ve sanığın eyleminin TCK’nın 125/1-3/a maddesi kapsamında bulunduğunun kabulüyle, Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesinin, 15/05/2014 tarih ve 2013/1080 Esas ve 2014/510 Karar sayılı kararının onanması istemiyle anılan karara itiraz edilmiştirSonuç Ve İstem: Yukarıda açıklanan nedenler ve tüm dosya kapsamına göre,1- İtirazımızın KABULÜNE,2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 26/12/2017 gün ve 2016/1659 Esas, 2017/15581 Karar sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,3- Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesinin, 15/05/2014 tarih ve 2013/1080 Esas ve 2014/510 Karar sayılı sanığın mahkumiyetine ilişkin kararının ONANMASINA,4- Itirazımız yerinde görülmediği takdirde dosyanın incelenmek üzere, Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi” talep olunmuştur.II- Karar:Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itiraz gerekçeleri yerinde görülmekle, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle eklenen CMK’nın 308. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İTİRAZIN KABULÜNE,Dairemizce, sanık hakkında hakaret suçundan verilen 26/12/2017 tarih ve 2016/1659 – 2017/15581 E-K sayılı bozma KARARININ KALDIRILMASINA,Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15/05/2014 tarih ve 2013/1080-2014/510 E-K sayılı mahkumiyet hükmünü içeren dosya yeniden görüşüldü:Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;Sanığa yükletilen hakaret eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu,Cezanın kanuni bağlamda uygulandığı,Anlaşıldığından, sanık …’nın ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA, 24/04/2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.   

Daha fazla oku

HAKSIZ AZİL DURUMUNDA DAVALARIN SONUÇLANIP SONUÇLANMADIĞINA BAKILMAKSIZIN AVUKATIN VEKALET ÜCRETİNE HAK KAZANACAĞI – BORÇLAR KANUNU VE AVUKATLIK KANUNU GEREĞİNCE VEKİLİN GÖREVİNİ SADAKAT VE ÖZEN YÜKÜMLÜLÜKLERİNE UYGUN İFA EDİP ETMEDİĞİNİN; AZİLİN HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI VE DÜRÜSTLÜK KURALLARINA AYKIRI OLUP OLMADIĞININ ARAŞTIRILMASI GEREKTİĞİ 

Özet: Dava konusu avukatlık sözleşmesi kapsamında açılması gereken bir kısım davaların açılıp takip edildiği, bir kısmının sonuçlandığı, bir kısmının halen derdest olduğu, sözleşme süresinin bitmesinden iki yıl sonra davacının ‘görülen lüzum üzerine’ azledildiği hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Mahkemece, davacının vekalet görevini yerine getirirken Borçlar Kanunu’nun 390. ve Avukatlık Kanunu’nun 34. maddeleri gereğince vekalet görevini sadakat ve özenle ifa edip etmediği, davaların 2 yıl içinde tamamlanamamasına, kendi kusur ve ihmalkar davranışlarıyla sebebiyet verip vermediği, davalının duruşmalara bizzat katılıp katılmadığı, katılmış ise duruşma oturumlarına tevkil edilen avukatların girmesine icazet vermiş sayılıp sayılmayacağı, davaların sonlandırılma aşamasına gelindiğinde ve karşı tarafla sulh görüşmelerinin başladığı bir dönemde bu hususun azil nedeni olarak ileri sürülmesinin hakkın kötüye kullanılması ve objektif dürüstlük kurallarına aykırılık olup olmadığı karar yerinde tartışılıp değerlendirilmemiştir. Özel Dairece bu hususlara değinen bozma ilamına direnilmiş ise de azlin haksız olması halinde vekil sözleşme konusu davaların sonuçlanıp sonuçlanmadığına bakılmaksızın ücrete hak kazanacağından uyuşmazlığın çözümünde azlin haklı olup olmadığı hususunun yöntemince araştırılarak açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

T.C.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu
E: 2013/13-1957 K: 2015/1094 K:T.: 27.03.2015

Taraflar arasındaki ‘alacak’ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.11.2010 gün ve 2008/323E., 2010/460 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 24.01.2012 gün ve 2011/5103 E., 2012/880 sayılı ilamı ile;

(… Davacı, davalı ile imzalanan 04/08/2004 tarihli avukatlık sözleşmesi gereğince, davalının eşi muris İ. Z.’den miras hukuku çerçevesinde davalıya intikal etmesi gereken mal varlığı ile ilgili iş ve davaları takip edip, hukuki yardımlarda bulunduğunu, açılan bir kısım davaların sonuçlandırıldığını, ancak muristen davalıya intikal etmesi gereken nakit mevduat nedeniyle açılmış olan dava henüz sonuçlanmadan 18/06/08 tarihli azilname ile haksız olarak azledildiğini, 4.8.2004 tarihli sözleşme, her ne kadar iki yıllık süre için yapılmış olsa da, taraflarca feshedilmediğini ve zımnen uzatıldığını, 30.6.2008 tarihli ihtarına rağmen, haksız azil nedeniyle muaccel hale gelen 600.000 TL vekalet ücreti alacağının ödenmediğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000 TL alacağının tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davacıya 50.000 USD peşin ücret ödediğini, vekalet konusu işlerin iki yılda tamamlanmaması nedeniyle, sözleşmede bu durumda kendisine tanınan azil hakkını kullanarak davacıyı vekaletten azlettiğini, ayrıca işlerin bizzat davacı tarafından da takip edilmediğini savunarak, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, ‘sözleşme konusu işler kapsamında davacının yargılama oturumlarına katılmadığının belirlendiği, her ne kadar davacı, davalının her oturumu bizzat takip ettiğini, davalı ile aralarında ‘önemli işler listesinin’ tanzim edilmediğini, bu sebeple diğer vekillerin yürüttüğü hizmetin sözleşmenin bu hükmüne aykırılık oluşturmadığını iddia etmiş ise de, davacının sözleşmedeki süre ve hükümlerle bağlı olduğu, ek bir listenin olmamasının, onun bu sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, kaldı ki böyle bir listenin yapılması gerekiyor ise, bunu tanzim edecek olan kişinin de davacı olduğu, sözleşmede öngörülen sürenin 04/08/06 tarihinde son bulduğu ve davalının 18/06/08 tarihinde davacıyı azlettiği, aradan geçen 2 yıllık süre bakımından davacının bizzat sarfettiği emek ve mesaisinin de bulunmadığı’ belirtilmek suretiyle davacının sözleşmeye göre bakiye ücreti talep edemeyeceği kabul edilerek, davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, haksız azil nedeniyle vekalet ücreti alacağının tahsili istemine ilişkin olup, taraflar arasında imzalanan 4.8.2004 tarihli sözleşmede II no’lu başlık altında ‘Sözleşmenin Konusu’nun, davalıya miras yolu ile intikal edecek mal varlıklarından ötürü yapılacak hukuki işlemler olduğu, III no’lu 1-‘Yapılacak İşler’ başlıklı bölümünde, avukatın, esaslı veya iş sahibinin çok önem verdiği dava duruşmalarına bizzat katılmak zorunda olduğu, rutin dava veya tarafların mutabık olduğu davalarla ilgili duruşmalara, avukatın tevkil edeceği avukatların girebileceği belirtilmiş, ücretin düzenlendiği aynı bölümün ( 2 ) no’lu maddesinde de, sözleşme konusu işten dolayı avukata 600.000,00 TL ücret ödeneceği, sözleşmenin imzalanması ile birlikte 50.000 Dolar avans verileceği, ücretin, sözleşmede belirtilen işlerin en geç 2 yıl içerisinde tamamlanmasını takiben ödeneceği, sözleşme konusu işlerin 2 yıl içinde tamamlanmaması durumunda müvekkilin avukatı azletme hakkının doğacağı kararlaştırılmıştır.

Dava konusu avukatlık sözleşmesi kapsamında açılması gereken davaların açılıp takip edildiği tarafların kabulündedir. Her ne kadar söz konusu dava dosyaları eldeki dosyada mevcut değilse de, gerek taraf beyanları, gerekse alınan bilirkişi raporu gereğince, bir kısım davaların sonuçlandığı, diğer bir kısım davaların ise derdest bulunduğu bir aşamada, davacı avukatın 18.6.2008 tarihli azilname ile davalı tarafından azledildiği anlaşılmaktadır. Sözleşme, 4.8.2004 tarihli olup, davalı tarafından öncelikli azil nedeni olarak, söz konusu dava ve işlerin iki yıl için tamamlanamaması gösterilmektedir. Gerçekten de az yukarda hükümleri açıklanan sözleşmenin 2 no’lu maddesinde, söz konusu işlerin en geç 2 yıl içerisinde tamamlanmasını takiben ücretin ödeneceği, sözleşme konusu işlerin 2 yıl içinde tamamlanamaması durumunda müvekkilin avukatı azletme hakkının doğacağı belirtilmekte olup, davalı sözleşmede tanınan bu yetkiye dayanarak davacı avukatını azlettiğini savunmaktadır.

Oysa ki açılmış olan davaların tamamlanma süresi, davacı avukatın insiyatifinde olmadığı gibi, yargılama sürecinin, vekilin iradesi dışında çok değişik nedenlerle uzayabileceği, davalı müvekkil tarafından da bilinmesi gereken bir husustur. Bu itibarla, sözleşme konusu işlerin 2 yıl içinde tamamlanamaması nedenine dayanılarak ve sadece bu nedenle azil hakkının doğduğundan söz etmek mümkün değildir. Ne var ki Borçlar Kanununun 390. ve Avukatlık kanununun 34. maddeleri gereğince avukat, vekalet görevini sadakat ve özenle ifa etmekte yükümlü olduğundan davacının, ‘objektif sorumluluk’ olduğu kabul edilen ‘özen borcu’nun gereğini yerine getirmemiş olması, davaların 2 yıl içinde tamamlanamamasına, kendi kusur ve ihmalkar davranışlarıyla sebebiyet vermiş olması halinde ise, davalı müvekkilin davacı avukatını azletme hakkının doğduğu kabul edilmelidir. Mahkemece bu yönde bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, sözleşmede öngörülen sürenin dolduğundan bahisle azlin haklı olduğunun kabul edilmiş olması ise isabetsizdir.

Davalı tarafından ileri sürülen, sözleşmede öngörülmesine rağmen, ‘davacının davaları bizzat takip etmediği’ konusundaki azil nedeninin incelenmesine gelince;

Sözleşmede avukatın, esaslı veya iş sahibinin çok önem verdiği dava duruşmalarına bizzat katılmak zorunda olduğu, rutin dava veya tarafların mutabık olduğu davalarla ilgili duruşmalara, avukatın tevkil edeceği avukatların girebileceği belirtilmiş olup davalı, duruşmalara davacının değil, yanında çalışan avukatların girdiğini, sözleşmeye aykırılık teşkil eden bu durumun da bir azil nedeni olduğunu savunmuş, davacı ise, davalının önem verdiği davaları bildirmediğini, bu hususta taraflar arasında tanzim edilmiş önemli davalar listesinin mevcut olmadığını, 4 yıllık süre boyunca taraflar arasında böyle bir nizanın oluşmadığını, müvekkil tarafından bu konuda hiçbir şekilde ihbar, ihtar, uyarı v.b bir istem gelmediğini, avukatlık hizmetinin, sadece duruşmalara katılmak olmadığını, kaldı ki davalının, her davanın duruşmasına avukatlarla birlikte katıldığını, baştan beri bildiği bu duruma icazet verdiğini ileri sürmüştür.

Gerçekten de davalının vekalet görevini yanında çalışan avukatlarla birlikte yerine getirdiği, bu durumun davalı tarafından da bilindiği, nitekim sözleşmede de, rutin dava veya tarafların mutabık olduğu davalarla ilgili duruşmalara, avukatın tevkil edeceği avukatların girebileceği belirtilmiştir. Mahkemece, davacının ileri sürdüğü gibi, tevkil edilen avukatlarla birlikte davalı asilin de bizzat duruşmalara girip girmediği ise araştırılmadığı gibi, uzun bir süre, hatta vekaletin başından beri, davalı asilin duruşmalara tevkil edilen avukatlarla birlikte girmiş olması halinde, bu duruma icazet vermiş sayılıp sayılmayacağı, yine uzun bir süre bu duruma sessiz kalınıp, davacının ileri sürdüğü gibi davaların sonlandırılma aşamasına gelindiğinde ve karşı tarafla sulh görüşmelerinin başladığı bir dönemde bu hususun azil nedeni olarak ileri sürülmesinin, hakkın kötüye kullanılması ve objektif dürüstlük kurallarına aykırılık sayılıp sayılmayacağı da tartışılmamıştır. Nitekim her hakkın kullanılmasında olduğu gibi, sözleşmede tanınan fesih ve azil hakkının da iyiniyet kurallarına uygun olarak kullanılması, Medeni Kanunun 2. maddesi hükmü gereğidir. Değinilen hususlar irdelenmeden eksik inceleme ile hüküm kurulamaz.

O halde mahkemece, yukarda açıklanan tüm bu hususlar konusunda gerektiğinde bilirkişiden rapor alınıp, azlin haklı olup olmadığı yönünden yapılacak inceleme ve değerlendirme sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir… ),

Gerekçesi ile oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K. 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, davacı avukatın, müvekkili davalı tarafından haksız olarak azledildiği ve böylece avukatlık ücretinin tamamına hak kazandığı iddiasına dayalı alacak istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkili ile yanında sigortalı olarak çalışan avukatların davalı tarafından vekil tayin edildiğini, taraflar arasında 04/08/2004 tarihli ‘Avukatlık Sözleşmesi’ düzenlendiğini, sözleşme sonrası açılan tüm hukuk ve ceza davalarının takibinin titizlikle yerine getirildiğini, bir kısım davaların sonuçlandırıldığını ancak nakit mevduat nedeniyle açılan dava sonuçlanmadan, sulh görüşmelerinin başladığı dönemde Beykoz 2. Noterliğinin 18/06/2008 tarih ve 08287 yevmiye numaralı azilnamesi ile haksız olarak azledildiklerini, 04.08.2004 tarihli sözleşmenin her ne kadar iki yıllık süre için yapılmış olsa da taraflarca feshedilmediğini ve davalının süre sonunda tevkil edilen avukatlarla birlikte duruşmalara girmeye devam etmesiyle sözleşmenin zımnen uzatılmış sayılacağını, haksız azil nedeniyle muaccel hale gelen 600.000,00 TL vekalet ücreti alacağının ödenmediğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL vekalet ücreti alacağının tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Ş. H. Z. vekili cevap dilekçesinde, davacıya avans olarak 50.000,00 USD ödeme yapıldığını, 04.08.2004 tarihli sözleşmenin iki yıl geçerli kabul edildiğini, işlerin bizzat davacı tarafından takibinin kararlaştırıldığını, süre sonunda azil yetkisi tanındığını, sözleşme konusu hiçbir işin sonuçlandırılmadığını, resmi makbuzlu giderler düşüldükten sonra kalan avansın iadesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, sözleşme konusu işler kapsamında davacının yargılama oturumlarına katılmadığının belirlendiği, davacının sözleşmedeki süre ve hükümlerle bağlı olduğu, ek bir listenin olmamasının, onun bu sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı, kaldı ki böyle bir listenin yapılması gerekiyor ise bunu tanzim edecek olan kişinin de davacı olduğu, sözleşmenin sona ermesinden sonra geçen iki yıllık süre bakımından davacının bizzat sarfettiği emek ve mesaisinin de bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle oyçokluğu ile bozulmuş, Mahkemece önceki gerekçeler tekrarlanıp genişleterek verilen direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı vekil ile davalı müvekkili arasında yapılan sözleşme gözetilerek vekilin azlinin haklı bir nedene dayanıp dayanmadığının yöntemince araştırılıp araştırılmadığı, varılacak sonuca göre davacı avukata aralarındaki sözleşme gereğince vekalet ücreti takdir edilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle vekalet sözleşmesinin hukuksal niteliğine, vekaletten azle ve azil sebeplerine ilişkin genel açıklamalar yapılmasında yarar bulunmaktadır.

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 390. maddesine göre, vekilin sorumluluğu umumi surette işçinin sorumluluğuna ait hükümlere tabi olup; vekil, vekalet görevini iyi bir surette ifa ile yükümlüdür. Bu hükümdeki ‘iyi bir suretle ifa’ söz dizininin, mehaz İsviçre Borçlar Kanunu’nun 398/2. maddesindeki ifadeye uygun olarak ‘sadakat ve özen ile ifa’ şeklinde anlaşılması gerekir. Buna göre, vekil, vekalet görevini ifa ederken müvekkiline sadakat ( bağlılık ) göstermekle ve vekaletin konusunu oluşturan işi özenle yapmakla yükümlüdür.

Vekalet sözleşmesinin, hizmetle ilgili diğer sözleşmelere oranla, çok daha sıkı bir şekilde karşılıklı güvene dayalı olduğu öğreti ve uygulamada ittifakla benimsenmektedir. Vekalet ilişkisinin kurulmuş olması, karşılıklı güven unsurunun vekalet sözleşmesinin kurulması aşamasında her iki taraf yönünden mevcut olmasıyla mümkündür ve bunun o aşamada varlığının göstergesidir. Ne var ki, vekalet sözleşmesinin niteliği gereğince, bu unsur, sözleşmenin devamı süresince de varlığını korumalıdır. Eğer, başlangıçta mevcut olan karşılıklı güven, sözleşme süresi içerisinde gerçekleşen olgulardan dolayı bir taraf yönünden haklı olarak zedelenir veya ortadan kalkarsa, o taraf sözleşmeyi her zaman feshedebilir. Bu ilke, Borçlar Kanunu’nun 396/1. maddesinde, ‘Vekaletten azil ve ondan istifa her zaman caizdir’ şeklinde ifade edilmiştir. Aynı ilkenin gereği olarak; istifa ve azil hakkından önceden feragat edilemez; dolaylı şekilde feragati tazammun eden anlaşmalar dahi geçersizdir ( HGKnun 11.10.2006 gün ve 2006/13-610 E., 2006/639 sayılı kararı ).

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 396/1. maddesine göre, vekalet sözleşmesi, her iki tarafça da belirli bir neden gösterilmesine gerek olmaksızın, tek taraflı bir irade beyanıyla her zaman ortadan kaldırılabilir. Söz konusu irade beyanı, karşı tarafa ulaşmakla, geleceğe yönelik olarak hükümlerini hemen doğurur. Hizmet sözleşmesinden farklı olarak, vekalet sözleşmesinde bu hakkın kullanılması, haklı bir nedene dayanmak zorunda olmadığı gibi bir süreyle sınırlı da değildir. Borçlar Kanunu’nun azil veya istifa konusundaki bir irade bildirimine bağladığı tek sonuç, azil veya istifanın münasip olmayan bir zamanda gerçekleşmiş olması halinde, diğer tarafın bundan dolayı uğradığı zararı tazmin yükümlülüğüdür.

Bu aşamada, uyuşmazlığın çözümünde Avukatlık Kanunu hükümlerinin de değerlendirilmesi uygun olacaktır.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesi davaya vekalette azil veya istifaya bunların haklı nedenlere dayalı olup olmamasına göre değişen, farklı sonuçlar bağlamaktadır. Anılan madde uyarınca üzerine aldığı işi haklı bir sebep olmaksızın takipten vazgeçen avukat hiçbir ücret isteyemez ve peşin aldığı ücreti geri vermek zorundadır. Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez. Diğer bir ifade ile avukat haklı bir nedenle azledildiği takdirde ücrete hak kazanamaz ise de haksız azil halinde; anılan madde uyarınca avukatlık ücretinin tamamının ödenmesi gerekir. Haksız azledilen vekilin avukatlık ücreti, ücret sözleşmesinde kararlaştırılan ücretin tamamıdır.

Bir hakkın içerik ve çerçevesini düzenlemek, onun kullanılmasının tabi bulunduğu hukuki sınırları göstermek, kanun koyucunun yetkisindedir. Dolayısıyla, herhangi bir hakkı düzenleyen kanunda ve eğer varsa onunla ilgili düzenlemeler taşıyan diğer kanunlarda açık sınırlamalar mevcut olmadıkça kanun hükümleri o hakkın kullanılmasını kısıtlayacak veya kısmen ya da tamamen ortadan kaldıracak şekilde bir yoruma tabi tutulamaz. Çünkü aslolan kanunda sınırlamayı öngören açık bir hüküm bulunmadıkça maddi hukukun tanıdığı bir hakkın, o hakkın sahibince tam olarak, hakkın gerektirdiği çerçeve içerisinde, hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın kullanılmasıdır. Borçlar Kanunu’nun 396/1. maddesinde, vekaletten azlin ve vekillikten istifanın her zaman caiz olduğu belirtilmiş; azil iradesinin bildirimi gerek azil sebepleri ve gerekse zaman itibariyle hiçbir sınırlandırmaya tabi tutulmamıştır. Maddenin 2. fıkrasındaki; azil ve istifanın münasip olmayan bir zamanda gerçekleşmesi halinde, bundan dolayı karşı tarafın uğradığı zararın tazmin yükümlülüğüne ilişkin hüküm ise azil ve istifayı herhangi bir yönden sınırlandırıp, kısıtlayan değil; tersine, bu hakkın kullanılmasına ilişkin serbestiyi teyit eden ve sadece ( münasip olmayan bir zamanda gerçekleştiği takdirde ) bunun olası sonuçlarını düzenleyen bir içeriktedir.

Somut olayın incelenmesinde; taraflar arasında imzalanan 04.08.2004 tarihli ‘Avukatlık Sözleşmesi’ davalıya miras yolu ile intikal edecek mal varlıklarından ötürü yapılacak hukuki işlemlere ilişkin olarak düzenlenmiş olup, avukatın esaslı veya iş sahibinin çok önem verdiği dava duruşmalarına bizzat katılmak zorunda olduğu, rutin dava veya tarafların mutabık olduğu davalarla ilgili duruşmalara, avukatın tevkil edeceği avukatların girebileceği belirtilmiş, sözleşme konusu işten dolayı avukata 600.000,00 TL ücretin sözleşmede belirtilen işlerin en geç 2 yıl içerisinde tamamlanmasını takiben ödeneceği, sözleşmenin imzalanması ile birlikte 50.000,00 USD avans verileceği, sözleşme konusu işlerin iki yıl içinde tamamlanmaması durumunda müvekkilin avukatı azletme hakkının doğacağı kararlaştırılmıştır.

Dava konusu avukatlık sözleşmesi kapsamında açılması gereken bir kısım davaların açılıp takip edildiği, bir kısmının sonuçlandığı, bir kısmının halen derdest olduğu, sözleşme süresinin bitmesinden iki yıl sonra davacının ‘görülen lüzum üzerine’ azledildiği hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Mahkemece, davacının vekalet görevini yerine getirirken Borçlar Kanunu’nun 390. ve Avukatlık Kanunu’nun 34. maddeleri gereğince vekalet görevini sadakat ve özenle ifa edip etmediği, davaların 2 yıl içinde tamamlanamamasına, kendi kusur ve ihmalkar davranışlarıyla sebebiyet verip vermediği, davalının duruşmalara bizzat katılıp katılmadığı, katılmış ise duruşma oturumlarına tevkil edilen avukatların girmesine icazet vermiş sayılıp sayılmayacağı, davaların sonlandırılma aşamasına gelindiğinde ve karşı tarafla sulh görüşmelerinin başladığı bir dönemde bu hususun azil nedeni olarak ileri sürülmesinin, hakkın kötüye kullanılması ve objektif dürüstlük kurallarına aykırılık olup olmadığı karar yerinde tartışılıp değerlendirilmemiştir.

Özel Dairece bu hususlara değinen bozma ilamına direnilmiş ise de azlin haksız olması halinde vekil sözleşme konusu davaların sonuçlanıp sonuçlanmadığına bakılmaksızın ücrete hak kazanacağından uyuşmazlığın çözümünde azlin haklı olup olmadığı hususunun yöntemince araştırılarak açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, davacı avukat avukatlık sözleşmesi hükümleri gereğince belirtilen işlerin iki yıl içinde bitirilmemesi ve duruşmaların bizzat takip edilmemesi nedeniyle haklı olarak azledildiğinden direnme hükmünün onaması gerektiği ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından her hakkın kullanılmasında olduğu gibi sözleşmede tanınan azil hakkının da iyiniyet kurallarına uygun olarak kullanılmasının Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi hükmü gereği olduğu, Özel Dairece araştırılması gereken hususlar irdelenmeden eksik inceleme ile hüküm kurulamayacağı ve yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

O halde mahkemece, yukarda açıklanan tüm hususlara yönelik olarak uzman bilirkişiden rapor alınıp, azlin haklı olup olmadığı yönünden yapılacak inceleme ve değerlendirme sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesinin doğru olmadığına ilişkin Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyularak karar verilmesi gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen ‘Geçici madde 3’ atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 27.03.2015 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

Daha fazla oku

Yargıtay’dan emsal karar: Mahkumların telefonunun dinlenmesi yasal

Cezaevindeki hükümlü, eşiyle yaptığı telefon görüşmesinde, telefonu dinleyen memura küfretti. Mağdur memurun şikayetini değerlendiren mahkeme, sanığı 10 ay hapis cezasına çarptırdı. Yargıtay 18. Ceza Dairesi, cezaevindeki telefon dinlemesinin delil olamayacağını belirterek sanığın beraatine karar verilmesini istedi. Devreye giren Yargıtay Ceza Genel Kurulu, cezaevinde idari kararla yapılan telefon dinlemelerinin hükme esas alınacağına karar verdi. Kurul, sanığın cezasını onadı.

E Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda mahkum olan eşini ziyarete gelen kadın, Xray cihazından geçerken cihaz alarm verdi. İddiaya göre, pantolonunu çıkarmasını söyleyen memurlarla kadın tartıştı. Bir süre sonra bayram ziyareti için geldiği eşiyle görüşen kadın, yaşadıklarını kocasına anlatınca olanlar oldu. Sinir krizi yaşayan mahkum, telefon görüşmesini dinleyen ceza infaz koruma memuruna hakaret etti. Kendisine bariz şekilde küfredildiğini tutanak altına alan memur konuyu yargıya taşıdı.

10 AY HAPİS CEZASI VERDİ

Sulh Ceza Mahkemesi, ‘kamu görevlisine hakaret etmek’ suçundan mahkuma 10 ay hapis cezası verdi. Kararı sanık hükümlü temyiz edince devreye Yargıtay 18. Ceza Dairesi girdi. Daire kararında; Ceza infaz kurumlarında telefonla görüşme hakkının, 5275 Sayılı Kanun’un 66. maddesi ve Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’le verildiğine dikkat çekildi. Kararda, “Ceza infaz kurumlarında yapılan dinleme işlemi, kanuna dayalı idari tedbir niteliğindedir. İdari tedbir niteliğindeki bu dinlemeden elde edilen kayıtların, adli dinlemelere ilişkin 5271 sayılı CMK’nın 135. maddesinde sayılan katalog suçlar arasında da bulunmayan hakaret eyleminin gerçekleştiği yönünde hukuka uygun bir delil olarak nitelenemeyeceği gözetilmeden, sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi yasaya aykırıdır.” denildi.

Dairenin bozma kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz edince devreye Yargıtay Ceza Genel Kurulu girdi. Genel Kurul üyeleri; ceza infaz kurumlarında yapılan telefon dinleme işleminin ‘kanuna dayalı idari tedbir’ niteliğinde olduğu ve idari tedbir niteliğindeki bu dinlemeden elde edilen kayıtların, sanığın işlediği kabul edilen hakaret suçuna yönelik hükme dayanak yapılıp yapılamayacağını tartışmaya açtı. Kurul, oy çokluğuyla cezaevlerinde yapılan telefon görüşmelerinin delil niteliğinde olduğuna hükmetti.

KARAR BOZULDU, CEZA ONANDI

Kararda şöyle denildi: “Somut olayda ceza evinde suç işlenmesinin önlenmesi, düzenin ve disiplinin temini gibi nedenlerle gerçekleştirilen uygulama sonucu elde edilen görüşme kayıtları, adli dinlemelere ilişkin ve bir koruma tedbiri niteliğinde olan CMK’nın 135. maddesi kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayıp, sanığın ceza evinde tutulmasının doğal bir neticesi olarak elde edildiğinden yasal niteliğe sahiptirler. Belirtilen şekilde elde edilen delillerin kullanılmasının yasaklanmasına dair herhangi bir düzenleme de bulunmamaktadır. CMK’nın 217/2. maddesi anlamında hukuka uygun olarak elde edilen bu delil ile kendisine karşı sarfedilen hakaret sözlerini bizzat duyan mağdurun beyanları, yüklenen suçun ispatı için mahkemece kullanılmalarının önünde bir engel olmadığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde telefon görüşmesi yapan ve konuşmalarının kayıt altına alındığını bilen her hükümlünün dinlemeleri gerçekleştiren kamu görevlilerine serbestçe hakaret edebileceği gibi hukuken kabulü mümkün olmayan bir durum ortaya çıkacaktır. Somut olayda sanığın eşinin daha önce yaşadığı bir olaya ilişkin durumun kendisine yanlış aktarılmış olması da kamu görevlisi mağdur açısından haksızlık olgusunu ortadan kaldırmamakta olup, telefonu dinlemekte olan kamu görevlisi mağdurun onur, şeref ve saygınlığının korunması gerekmektedir. Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmiştir. Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin bozma kararının kaldırılmasına, yerel mahkemece verilen mahkûmiyet hükmünün onanmasına oy çokluğuyla karar verilmiştir.”

Daha fazla oku

Yargıtay’dan emsal karar! Cinsel saldırıya göz yuman da aynı cezayı alacak

Yargıtay, bir tecavüz ve darp davasında hiçbir eylemde bulunmayan bir sanığı da mahkum etti. Genel Kurul’un bu kararının ardından tecavüz ve darp olaylarında sadece suçu işleyenler değil, olaya sessiz kalıp engel olmayanların da aynı suçtan cezalandırılmasının önü açılmış oldu

Kadına yönelik şiddet ve cinsel saldırı suçlarında verilen yargı kararları suçların işlenmesinin azalmasına veya artmasına neden olabiliyor. Yargıtay bu kez, kadına yönelik cinsel saldırı ve darp suçlarında tarihi bir karara imza attı.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tecavüz ve darp suçunu işleyen sanığın yanında yer alan ve olaylara tepki göstermeyen arkadaşını da aynı suçu işlediği iddiasıyla mahkum edilmesine karar verdi. Genel Kurul, cinsel saldırı suçunu işleyen sanığa gözcülük yapanın da “bedensel temas kurulmamış olsa bile” nitelikli cinsel saldırı suçundan 21 yıl hapis cezasına mahkum edilmesine karar verdi.

Bu kararın ardından, suçun işlenmesine tepki göstermeyenler de aynı suçtan mahkum olabilecek.

Daha fazla oku

Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan’dan sansasyonel sözler

Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan, süresiz yoksulluk nafakası ile ilgili olarak, “Sen elin adamıyla evlen bende sana ödemeye devam edeyim. Sen elin adamıyla gayrımeşru yaşa ben de sana her akşam içki paranı gönderim. Var mı böyle bir şey?” diye konuştu.

Yargıtay 2’nci Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan, Karabük Barosu’nun Baro Sosyal Tesisleri’nde düzenlediği ‘Aile Hukuku ve HMK Yargıtay Uygulamaları’ konulu meslek içi eğitim seminerine katıldı.

Gençcan, Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) bağlamında en iyi maddi vaka örneğinin boşanma davası olduğunu söyleyerek, “Çünkü boşanma davasından daha muhteşem bir örnek usul hukuku anlamında bulmanız mümkün değil. Boşanma davaları birbirine girer. Asıl dava, karşı dava, birleşen dava, eşya davası gibi böyle girer birbirine. Halbuki diğer davalar bir tanedir. Ön inceleme yapıldı mı? Delil sunuldu mu, bundan feragat eder, barışırlar, bir daha kavga ederler, bu arada bir tane daha açarlar. Uzaklaştırma alırlar, tedbirler alırlar. Yani karman çorman olur. Davanın içinde karşı dava açarlar. Öbürünün karşı davası vardır. Davanın devamı sırasınca evlilik birliğinin sarsılmasına sebebiyet veren vakalara dayalı olarak da açılan çok sayıda boşanma davası olur. Bunlar usul hukuku hükümleri gereğince kendiliğinden birleştirilmek zorunda olduğu için davalar doğurdukça doğurur’’ dedi.

‘GOOGLE AVUKATLIĞI BİTMİŞTİR, HMK ÇOK ÖNEMLİ’

Gençcan konuşmasına şöyle devam etti:

‘’Bugün artık yeni bir HMK yürürlükte ve bu HMK ile birlikte artık Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndan (HUMK) farklı olarak çok yoğun bir teksif ilkesinin uygulandığı döneme girdik. Şimdi bu dönem itibarıyla artık bir arzuhalciye dilekçe yazdırmak kasaba bypass ameliyatı olmak kadar tehlikeli bir şey. Öyle Google avukatlığı dönemi bitmiştir. ‘Ben kitap okumuyorum, zaten her şey var’ Yok canım öyle yapamazsın. İzleyeceksin. Öyle şey yok. Hukuk öyle hızlı akıyor ki. Mesela sevgiliye tazminat verilmez. İçtihadı birleştirme kararı çıktı. E kardeş daha onun kararı imzalanmadı, yazılmadı, edilmedi diyene kadar bu arada hayat aktı. Bir sürü adam yine dava açtı, yine hakimler karar verdi. Onu izleyeceksin. Allah bu yazılacak da , çıkacak da sen onu tesadüfen okuyacaksın da, karar vereceksin de. Bu arada aradan 2 sene geçiyor. Demek istediğim; bugün artık HMK çok önemli. Hayat öyle bir hızlı akıyor ki mesela bizim boşanma kararı davalarında yüzde 80 usul bozması yapıyoruz. Esasa giremiyoruz. Yüzde 80’i usul bozması. İşinizi gücünüzü bırakınız HMK çalışınız. HMK’yı bilmiyorsanız yapamazsınız. 40 yıllık avukat olun, usulü bilmiyorsan kaybedersin. Adam ameliyat yapacak böbrek nerede, dalak nerede bilmiyor. Kesiyor, pardon 3 metre yukarıdaymış bir de yukarı kesiyor. Yola çıkmış şoför debriyajı, freni bilmiyor araç sürüyor. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın HMK çalışın. Ben 17 sene boyunca Türkiye’nin her bölgesinin avukatlarının dilekçelerini okudum. Her gün 100 tane boşanma dosyası dinliyorum. 31 senedir artık gel git İzmir, Ankara, Pamukkale otobüs şoförü gibiyim. Bütün rampaları ezberledim. Çay nerde, kış nerede, nerede araba kayar, nerede tarlaya girer, kim en çok nerede kaza yapıyor? Sürekli tekrardan artık ezberliyorsun. Her gün 100 tane dosya dinliyorsun. Onları bildiğim için dilekçeleri de ezbere biliyorum. Ne dendiğini, hataların nerede yoğunlaştığını biliyorum.”

“YA SİZ ERKEKLERİN 80 SENELİK KAZANILMIŞ HAKKINI ALDINIZ”

Türkiye’de yoksulluk nafakasının 1988 yılına kadar 1 yıl verildiğini söyleyen Gençcan,’’2’nci Özal hükümetinde bayram değil seyran değil 3444 sayılı yasa ile bunu süresiz hale getirdiler. ‘Kadınlara yazık değil mi’ 80 senedir böyleydi. Şimdi yeniden süreye dönülme çalışmaları var. ‘Kadınların kazanılmış haklarını alıyorsunuz’ deniliyor. Ya siz erkeklerin 80 senelik kazanılmış hakkını aldınız elinden. O zaman hiç cümle yoktu. Ben hakimim ben doğruyu söyleyeceğim. Ben vicdanıma göre karar vereceğim. Bayram değil seyran değil süresize çevirdiler. Şimdi şefkatle bazı bildirileri yayınlayanlar var. ‘Süresiz olduğu doğru değil’ Sanki biz kandırıyoruz. Süresiz olmadığı hal tabii ki var. ’Adam ölünce alamıyor. Tabii ki alamayacaksın. Rahmetlinin mirasçıları sana mı verecek? Bak gördün mü süreli işte. Ölünce bitiyor. E tabii ki bitecek canım. Yeniden evlenince bitiyor. E tabii ki bitecek. Sen elin adamıyla evlen bende sana ödemeye devam edeyim.

“SEN ELİN ADAMIYLA GAYRIMEŞRU YAŞA, BEN DE SANA İÇKİ PARANI GÖNDERİM…”

Sen elin adamıyla gayrı meşru yaşa ben de sana her akşam içki paranı gönderim. Var mı böyle bir şey? Bunları örnekleyerek bu sürelidir denilir mi ya. Tabii ki bitecek bu haller. Bu hale düşmezse, kocan ölmezse, kötü yola düşmezse, evlenmezsen ölene kadar alıyorsun.

“BEN YATMIŞIM BİRİYLE, SEN YATMIŞSSIN BİRİYLE…”

Ben 1988’den bu yana bu nafakanın süresiz olmasını içime sindiremedim. Ben yatmışım biriyle sen de yatmışsın biriyle. Ben sana bir ömür boyu nafaka. Ben tükürdüm sen tükürdün. Bir ömür boyu nafaka. Böyle bir şey mi olur? ’’diye konuştu.

‘PROFESÖR DE DÖVÜYOR, MİLLETVEKİLİ DE DÖVÜYOR’

Herkesin her türlü hata yapabileceğini savunan Geçcan,’’Hepimiz evliyiz. Bu salonda hepimizin başına her an her şey gelebilir. 31 senedir bu işe bakıyorum. Herkes her türlü hatayı yapabilir, ben dahil. Herkes her an her şeyi yapabilir. Bir Baro’da anlatıyorum işte; Baro Başkanı da dövüyor, hakim de dövüyor, İl Emniyet Müdürü de dövüyor’ dedim. Ertesi gün TBMM’den beni arıyorlar. ‘Hangi başkanımız dövüyor’ diye. Ben dövenlerin hepsini gördüm. Bir İl Emniyet Müdürüydü. İlin adını vermeyeceğim. İl lekelenmesin. Karısı da polis. Gece düğünden geliyorlar. Yolda kavga ediyorlar. Karısını yolda indirip devam ediyor. Yoldan TIR’cılar, kamyoncular geçiyor. Orada bir kadın. Bunu da yapan bir İl Emniyet Müdürü. Bizde klasik sohbetler vardır ya; bu kültür, eğitim meselesi. Bu saçma sapan bir laf. Bunun kültürle filan alakası yok. Profesör de dövüyor. Milletvekili de dövüyor” dedi.

Daha fazla oku