Eşin dedektiflerce takip ettirilmesi – Özel Hayatın Gizliliğini İhlal -Emsal Karar

12. Ceza Dairesi         2015/16560 E.  ,  2017/4579 K.
“İçtihat Metni”Mahkemesi :Asliye Ceza MahkemesiSuç : Özel hayatın gizliliğini ihlalHüküm : TCK’nın 134/1, 62/1, 50, 52. maddeleri gereğince mahkumiyet
Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:Özel hayat; kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret değil, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken, istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olayları ve bilgilerin tamamını içerir. Bu nedenle, kamuya açık alanda bulunulması, bu alandaki her görüntü veya sesin dinlenilmesine, izlenilmesine, kaydedilmesine, sürekli ve izinsiz olarak elde bulundurulmasına rıza gösterildiği anlamına gelmez. Kamuya açık alanda bulunulduğunda dahi, “kalabalığın içinde dikkat çekmezlik, tanınmazlık, bilinmezlik” prensibi geçerli olup, kamuya açık alandaki kişinin, gün içerisinde yapıkları, gittiği yerler, kiminle niçin, nasıl, nerede ve ne zaman görüştüğü gibi hususları tespit etmek amacıyla sürekli denetim ve gözetim altına alınması sonucu elde edilmiş bilgileri ya da onun başkalarınca görülmesi ve bilinmesini istemeyeceği, özel yaşam alanına girdiğinde şüphe bulunmayan faaliyetleri özel hayat kapsamına dahildir; ancak, süreklilik içermeyen ve özel yaşam alanına dahil olmayan olay ve bilgiler ise bu kapsamda değerlendirilemez. Sonuç olarak, bir olay ya da bilginin, özel hayat kapsamına girip girmediği belirlenirken, kişinin toplum içindeki konumu, mesleği, görevi, kamuoyu tarafından tanınıp tanınmadığı, dışa yansıyan davranışları, rıza ve öngörüleri, sosyal ilişkileri, içinde bulunduğu fiziki çevrenin özellikleri, müdahalenin derecesi gibi ölçütler göz önüne alınmalıdır.Bu açıklamalar ışığında oluşa ve dosya kapsamına göre; hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen sanık …’nın, eşi olan katılanın kendisini aldattığını ispatlamak için özel dedektiflik hizmeti veren diğer sanık … ile anlaşarak, mağdur hakkında delil toplamasını istemesi üzerine, sanık …’nın katılanın … isimli bayanla kamuya açık bir kafede oturdukları sıradaki fotoğrafını çekmesi şeklinde gerçekleşen eyleminin özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğuna ilişkin yerel mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sanığın atılı suçu işlemediğine ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 31.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 

Daha fazla oku

Danıştay Kararı: İdari dava açma süresi, eylemin idariliği

T.C.
Danıştay
15. Daire

Esas No:2016/3471
Karar No:2016/3026

İstemin Özeti : Eskişehir 2. İdare Mahkemesinin 22/12/2015 tarih ve E:2015/440; K:2015/1365 sayılı kararının hukuka uygun olmadığı ileri sürülerek temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
Savunmanın
Danıştay Tetkik Hakimi : Murat Şaşı
Düşüncesi : Temyiz istemine konu İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onbeşinci Dairesince dosyadaki belgeler incelenerek gereği görüşüldü:
Dava, davacının, tedavi için gittiği Eskişehir Devlet Hastanesinde 18/04/2011 tarihinde yapılan enjeksiyon sonucu sakat kaldığından bahisle 1.000,00 TL maddi, 74.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 75.000,00 TL zararın yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
İdare Mahkemesince, davacının, rahatsızlığı nedeniyle 18/04/2011 tarihinde Eskişehir Devlet Hastanesine gittiği burada yapılan iğne sonucu sakat kaldığından bahisle ilgililer hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduğu, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma No:2011/201419 sayılı dosyasında yürütülen soruşturmada, konuyla ilgili alınan İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Üçüncü Adli Tıp İhtisas Kurulunun 02/08/2013 tarihli raporu dikkate alınarak “kovuşturmaya yer olmadığına” kararı verildiği, bu karara yapılan itirazın Bilecik Ağır Ceza Mahkemesinin 18/12/2013 tarihli Değişik İş NO:2013/1398 sayılı kararı ile reddedildiği ve kararın 03/03/2014 tarihinde ilgiliye tebliğ edildiği, uyuşmazlık konusu eylemin idariliğinin davacı açısından en geç Bilecik Ağır Ceza Mahkemesi kararının tebliğ tarihi olan 03/03/2014 tarihinde kesinleştiği ve bu tarihten itibaren davacının 60 gün içerisinde idareye başvuruda bulunması gerekirken bu süre geçtikten çok sonra 15/12/2014 tarihinde başvuruda bulunduğu anlaşıldığından, yasal süresi geçtikten sonra yapılan başvuru üzerine açılan davanın esastan incelenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle süre aşımı yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı tarafından, açılan davanın süresinde olduğu ileri sürülerek Mahkeme kararının bozulması istenilmektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesinde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri zorunlu kılınmış, bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilecekleri hükme bağlanmıştır.
İdari eylem, idarenin işlevi sırasında bir hareketi, bir olayı, bir tutumu; idari karar ve işlemle ilgisi olmayan, başka bir deyişle öncesinde, temelinde bir idari karar veya işlem olmayan salt maddi tasarrufları anlatır. Yasayla öngörülen tam yargı davaları idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur. Söz konusu eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir.
Özellikle kamu görevlilerinin idari bir tasarruf yaparken, mevzuatın, üstlendiği ödevin ve yürüttüğü hizmetin kural, usul ve gereklerine aykırı olarak, kendisine izafe edilebilecek boyutta ve biçimde, ve fakat resmi yetki, görev ve olanaklardan yararlanarak, onları kullanarak hareket ettiği, bu nedenle de idaresinden tamamen ayrılmasını önleyen ve engelleyen görev kusurları nedeniyle doğan zararların tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği, bazen ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu, yoksa görev kusuru sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabilmektedir.
Olayda ise, uyuşmazlık konusu eylemin idariliğinin davacı açısından en geç Bilecik Ağır Ceza Mahkemesi kararının tebliğ tarihi olan 03/03/2014 tarihinde kesinleştiği ve bu tarihten itibaren davacının 1 yıllık süre içinde 15/12/2014 tarihinde idareye başvuruda bulunduğu anlaşıldığından, yasal süresi içinde yapılan başvuru üzerine açılan davanın esastan incelenmesi gerekirken süre aşımı yolunda verilen kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Eskişehir 2. İdare Mahkemesinin 22/12/2015 tarih ve E:2015/440; K:2015/1365 sayılı kararının, BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, 2577 sayılı Kanunun 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 28/04/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla oku

AYM’den Unutulma Hakkı Kararı

aym1Anayasa Mahkemesi dünyada son yıllarda ortaya çıkan ‘Unutulma hakkı’ ile emsal niteliğinde bir karar verdi. Yüksek Mahkeme, 14 yıl önce hakkında yapılan ‘uyuşturucu’ haberlerini internetten kaldırmak için yapılan başvuruyu haklı buldu. Karar emsal olacak

Bir internet sitesinde, N.B.B. hakkında uyuşturucu kullandığı gerekçesiyle adli para cezası aldığına ilişkin olarak 1998 yılında iki, 1999 yılında bir olmak üzere toplam üç haber yayımlandı. İnternet arşivinde yer alan haberlerin kaldırılması için ihtarname gönderen N.B.B. haberlerin şeref ve haysiyetini zedelediğini, özel hayatına ilişkin mahremiyetini ortadan kaldırdığı, topluma mal olmuş ünlü bir kişi olmamasına rağmen başta aile yaşamı olmak üzere iş ve sosyal hayatının olumsuz etkilediğini ileri sürdü. Olumsuz cevap alan N.B.B. bu kez İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne avukatı Volkan Akalp aracılığıyla başvurdu. Mahkeme haberlerin N.B.B’nin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığını belirterek yayınların kaldırılmasına gerek olmadığına karar verdi.

DEVLET ÖNLEMEKLE YÜKÜMLÜ

Bunun üzerine N.B.B., Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, internetten kaldırılması istenen haberlerin çok uzun süredir yayınlandığı ve internet sitesindeki haber arşivi üzerinden kolayca ulaşılabildiğini, bu şekilde şeref ve itibarını koruma bakımından müdahalenin çok uzun süredir devam ettiğini belirtti. Başvuruyu kabul eden Anayasa Mahkemesi, “Bireyin kişisel şeref ve itibarı, Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Devlet, bireyin manevi varlığının bir parçası olan kişisel şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür” dedi.

Anayasa Mahkemesi, N.B.B. hakkında internet ortamındaki arşivde muhafaza edilen ve kolaylıkla ulaşılabilir kılınan haberlerin uyuşturucu kullanırken yakalanması ve daha sonrasında yargılanması hakkında gerçeğe aykırı olmayan haberler olduğunu belirtti. Yükskek Mahkeme, internet ortamının sağladığı kolaylıklar gözetildiğinde başvurucunun şeref ve itibarının korunması için anılan habere erişimin engellenmesinin gerektiğini vurguladı.

Emsal karara göre; işlediği uyuşturucu kullanımı, trafik kazası, dolandırıcılık, darp, basit yaralama gibi suçlardan birey cezasını çektikten sonra sabıka kaydını suç unsurlarına göre geçerli sürede sildirecek. Daha sonra ilgili mahkemeye emsal kararla başvurarak, internet ortamında geçmişte yaptığı suçlarla ilgili haberleri ortadan kaldırılması için dava açarak mahkeme kararıyla internette çıkan haberleri kaldırabilecek.

GEREKÇE: KOLAYLIKLA ULAŞILIR HALE GELDİ…

Mahkemesi emsal olan kararında ‘unutulma hakkı için’ kararında şunlara değindi: “Günümüzde basit bir internet araştırması, bireylerin geçmişte yaptıkları ve hatırlamak ve/veya hatırlanılmasını istemedikleri hatalarını kolayca ortaya koymaktadır. Bu bağlamda internet ortamı, arşivde kalmış ve sadece araştırmacıların veya meraklıların özel çabası ile tespit edilebilecek haberleri kolaylıkla ulaşılabilir hâle getirmiştir. Bu durum internetin yaygınlığı ile birlikte değerlendirildiğinde bireylerin geçmişte yaptıkları ve hatırlanmasını istemedikleri hususların sürekli olarak kişilerin karşısına çıkması ihtimalini kuvvetlendirmiştir. İnternetin yaygın kullanımı ile ortaya çıkan bu durum basının interneti etkin olarak kullanmasıyla beraber ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması arasındaki dengeyi ilkinin lehine bozmuştur.”

YALAN HABERE KARŞI CEPHE

Sosyal medya siteleri Facebook ve Twitter, sahte haber ve enformasyon kalitesini artırmak için dijital bir platform oluşturuyor. 30’un üzerinde medya ve teknoloji şirketiyle anlaşan sosyal medya devleri, söz konusu platform sayesinde yalan haberin önüne geçmeyi amaçlıyor. Ekim ayı sonunda kurulması beklenen platformun bünyesinde New York Times, CNN, Washington Post, AFP ve The Telegraph gibi dünyanın önde gelen haber kuruluşları da bulunuyor.

UNUTULMA HAKKI NEDİR?

2012 yılının başlarında Avrupa Komisyonun adalet ve vatandaşlıktan sorumlu üyesi Viviane Reding’in açıklamalarıyla ilk kez gündeme gelmesiyle, 2014 yılında Avrupa Adalet Divanı tarafından verilen kararla ortaya çıkan Unutulma Kararı; bir bireyin geçmişte işlemiş olduğu suçun sonucu olarak sürekli ve periyodik olarak damgalanmış bir şekilde hayatının devamını geçirmek istememe özgürlüğünden çıkması demektir. Unutulma hakkı, dijital hafızada yer alan bireye ait fotoğraf, kimlik bilgisi, adres ve diğer kişisel içeriğin, yine bireyin kendi talebi üzerine bir daha geri getirilemeyecek biçimde ortadan kaldırılması biçiminde tanımlanmaktadır. Bu yasanın Türk hukuk sistemindeki karşılığı ise kişinin özel hayatının korunması anayasanın ilgili maddeleri kapsamında uygulanmasıdır.

‘DAMGALI YAŞAMDAN KURTARACAK KARAR’

N.B.B.’nin avukatı Volkan Akalp, kararın Anayasa Mahkemesi’nin ‘unutulma hakkı’ ile ilgili emsal nitelik taşıyan ilk kararı olduğunu belirtti. Unutulma hakkının esasında internetin hayatımıza girmesiyle ortaya çıktığını belirten Akalp, “Son 3-4 senedir dünya gündeminde olan yeni bir haktır. Ünlü ya dasiyasetçi olmayan, uzun yıllar önce toplumu çokta ilgilendirmeyen ancak internette de haberi yayınlanan kişileri yakından ilgilendirmektedir. Unutulma hakkı, bu uzun süre içerisinde sabıka kaydı da silinen ve hayata yeni bir başlangıç yapmak isteyen kişilerin internet yapılacak basit bir araştırmayla bu habere ulaşılabilmesini ve adeta damgalı bir yaşam sürdürmesini ortadan kaldıran ve yaşamına vurulmuş olan damganın tamamıyla silinmesi sağlayabilecek bir haktır” dedi.

SİCİL KAYDINI SİLDİRMEK

Dolandırıcılık, uyuşturucu kullanmak, darp, trafik kazasında kişinin ölümüne neden olmak, basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, sahtecilik gibi suçlardan kişi cezasını tamamladıktan itibaren 5 ile 15 yıl arasında adli sicil kaydını başvurarak sildirebiliyor.

Daha fazla oku

Sulh Ceza Hakimlikleri ve Tabii Hakim İlkesi / Prof. Dr. Kemal Gözler

Ben sahip olduğum hukuk anlayışı gereğince güncel siyasal olaylar karşısında susmayı ilke edinmiş bir anayasa hukukçusuyum. Geçmişte birkaç olayda, bu ilkem, beni ahlâken rahatsız etti ve sessizliğimi bozup, gazetelerde olmasa da anayasa.gen.tr’de açıklamalar yapmak zorunda kaldım.

Bunlardan ilki 2007 yılında Cumhurbaşkanının seçimi konusunda ülkemizde yaşanan 184-367 tartışmasında Ocak ayından Mayıs ayına kadar sessiz kaldıktan sonra, 3 Mayıs 2007 günü anayasa.gen.tr’de yaptığım açıklamadır[1]. İzleyen yıllarda susma ilkemden ayrılarak güncel siyasî konularda bir iki açıklama daha yaptım. Bugün de bu ilkemden ayrılarak sulh ceza hâkimlikleri konusunda bir açıklama yapmak gereğini hissediyorum. Zira mevcut durum karşısında susmayı artık içime sindiremiyorum.

22 Temmuz 2014 tarihinde “paralel yapı” diye isimlendirilen bir yapıya mensup oldukları söylenen ve başta “haberleşmenin gizliliğini ihlâl” olmak üzere pek çok suç işledikleri iddia edilen çeşitli rütbelerde çok sayıda polis memuru gözaltına alındı. Daha sonra bunların bir kısmı tutuklandı. Bu operasyon, sahur vakti başladığı için de kamuoyunda “sahur operasyonu” olarak anıldı. Sahur operasyonunun arkasından başka gözaltına almalar ve tutuklamalar da yaşandı.

“Sahur operasyonu”nu izleyen günlerde ülkemizde “tabiî hâkim ilkesi” tartışması yaşandı ve sulh ceza hâkimliklerinin kurulmasının bu ilkeye aykırı olduğu iddia edildi.

Önce genel olarak “tabiî hâkim ilkesi” hakkında bilgi verelim:

1. Genel Olarak Tabiî Hakim İlkesi

“Kanunî hâkim” veya “olağan hâkim” ilkesi de denen “tabiî hâkim (doğal yargıç)” ilkesi, bir uyuşmazlık hakkında karar verecek olan hâkimin, o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olmasını öngören bir ilkedir[2]. “Hâkim” terimi yerine “mahkeme” terimini koyarak söylersek, “tabiî mahkeme” veya “olağan mahkeme”, yargılanacak olayın meydana geldiği anda, o olayın yargılanması için kanunla kurulmuş mahkeme demektir. Kısacası, “tabiî mahkeme (olağan mahkeme)”, olaydan önce kurulmuş ve somut olay ile kuruluşu bakımından ilgisi olmayan mahkeme demektir[3]. Bu mahkemenin hâkimine de “tabiî hâkim” denir[4]. Buna göre, bir uyuşmazlık, ancak uyuşmazlığın doğumu anında görevli ve yetkili olan mahkeme tarafından yargılanabilecektir. Böylece tabiî hâkim ilkesiyle, uyuşmazlığın olaydan sonra çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir mahkeme tarafından yargılanması yasaklanmakta, yani kişiye veya olaya özgü mahkeme kurma imkanı ortadan kaldırılmaktadır.

“Tabiî hâkim (olağan hâkim)” veya “kanunî hâkim” ilkesinin amacı, yasama organının belirli bir olayı yargılamak için o olaydan sonra mahkeme kurmasının önüne geçmektir. Bu ilkeye uyulduğu takdirde, yasama organı dâhil devletin herhangi bir organı, olaydan sonra, sırf o olayı yargılamakla görevli bir mahkeme kuramayacaktır. Bu ise mahkemelerde yargılanacak olan kişilere büyük bir güvence sağlar. Çünkü onları yargılayacak mahkemeler, sırf onlar için kurulmamış, onları yargılayacak hâkimler sırf onlar için atanmamıştır. Böyle mahkemelerde ve böyle hâkimler huzurunda suçlanan kişiler masum iseler, beraat edeceklerdir. Oysa sırf o olay için kurulmuş ve hâkimi sırf o olay için atanmış bir mahkemede suçlanan kişiler masum olsalar bile mahkûm olabilirler.

“Tabiî hâkim (olağan hâkim)” ilkesinin doğal sonucu, “olağanüstü (istisnaî) mahkemeler”in kurulmasının yasaklanmasıdır. Olağanüstü mahkeme, olaydan sonra kurulmuş, sırf belli bir olayı veya belli kişileri yargılamak üzere kurulmuş mahkeme demektir. Olağanüstü mahkemelere “istisnaî mahkemeler” de denir.

1982 Anayasası, “tabiî hâkim” ilkesini “kanunî hâkim güvencesi” başlıklı 37’nci maddesinde şu şekilde düzenlemektedir: “Hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz”.

Görüldüğü gibi maddede “tabiî hâkim” veya “tabiî mahkeme” ifadesi geçmemektedir. Ancak Anayasanın 37’nci maddesinde “kanunî hâkim güvencesi” adı altında düzenlenen şeyin aslında “tabiî hâkim ilkesi” olduğuna şüphe yoktur. Bir kere, maddenin ikinci fıkrasında, “olağanüstü merciler”in kurulması yasaklandığına göre, bundan a contrario, “olağan mahkeme ilkesi”nin kabul edildiği sonucu çıkar. “Olağan mahkeme” ile “tabiî mahkeme” aynı şeylerdir[5]. Diğer yandan Anayasanın 37’nci maddesinin Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Gerekçesinde de bu maddede ifade edilen ilkenin tabiî hâkim ilkesi olduğu açıklanmıştır. Gerekçede şöyle denilmiştir:

“Bu maddede ‘kanunî’ ve ‘tabiî’ hâkim güvencesi birlikte düzenlenmiştir… ‘Tabiî hâkim’ kavramı ise yargılanacak nizanın vukuu anında bulunan kanunun öngördüğü yargı mercii demektir. Bunlara ‘olağan mahkemeler’ de denir. Diğer bir deyimle, bir ceza [doğrusu niza], ancak vukuu anında yürürlükte bulunan kanunun tâbi kıldığı yargılama mercii önüne götürülecek; bu kanuna göre, hangi mahkemenin görev ve yetkisine giriyorsa o mahkeme tarafından çözüme bağlanacaktır. Bu suretle dâvanın ‘olaydan’ sonra çıkarılacak bir kanunla yaratılan bir mahkeme önüne götürülmesi yasaklanmakta, yani ‘kişiye’ yahut ‘olaya’ göre,  ‘kişiyi’ yahut ‘olayı’ göz önünde tutarak mahkeme kurma imkânı ortadan kaldırılmaktadır”[6].

Anayasa Mahkemesi de 1982 Anayasasının 37’nci maddesinde düzenlenen “kanunî hâkim” ilkesinin “tabiî hâkim” olarak anlaşılması gerektiğine karar vermiştir. Mahkeme, 20 Ekim 1990 tarih ve K.1990/30 sayılı Kararında şöyle demiştir:

“Hukuk devletinde yasal yargıç (kanunî hâkim), doğal yargıç (tabiî hâkim) olarak anlaşılmalıdır. Doğal yargıç kavramı ise, dar anlamda, suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal yargıç ilkesi, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel oluşturur; sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç atanmasına olanak vermez”[7].

Tabiî hâkim ilkesi konusunda teoriyi, mevzuatı ve içtihadı bu şekilde gördükten sonra bu ilkenin ihlâline uygulamadan iki örnek de verelim:

Ülkemizde 1920-1927 yılları arasında faaliyet gösteren “İstiklal Mahkemeleri” tabiî hâkim ilkesinin ihlâli niteliğindedir. Çünkü bu mahkemeler, yargılayacakları olaydan sonra kurulmakta, hâkimleri olaydan sonra atanmaktaydılar.

Yine ülkemizde 27 Mayıs 1960 hükûmet darbesinden sonra kurulan ve “Yassıada Mahkemesi” olarak da bilinen “Yüksek Adalet Divanı” da tipik olaydan sonra kurulmuş, hâkimleri olaydan sonra atanmış, “olağanüstü mahkeme” niteliğindeydi.

Yukarıdaki her iki örnekteki yargılamalar hatırlanırsa, tabiî hâkim ilkesinin ne kadar önemli bir ilke olduğu hemen anlaşılır. Her iki tür mahkemede de sanıkların beraat etme ihtimalleri fevkalade düşüktü. Çünkü bu mahkemeler, sırf onları yargılamak için kurulmuş, hâkimler sırf onları mahkûm ettirmek amacıyla atanmışlardı.

Genel olarak tabiî hakim ilkesini bu şekilde gördükten sonra şimdi 2014 yılında kurulan sulh ceza hâkimliklerinin tabiî hâkim ilkesine uygunluğu sorununu inceleyelim:

2. Sulh Ceza Hakimliklerinin Tabiî Hakim İlkesine Uygunluğu Sorunu

Önce bu hâkimliklerin kuruluşunu görelim: 16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, bir yandan sulh ceza mahkemelerini kaldırmış, diğer yandan da sulh ceza hâkimliklerini kurmuştur. Adı geçen kanun, kaldırılan sulh ceza mahkemelerinin yargılamaya ilişkin görevlerini asliye ceza mahkemelerine, arama, yakalama, tutuklama kararı verme gibi soruşturma işlemlerine ilişkin diğer görev ve yetkilerini ise yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine vermiştir. Böylece bir soruşturmada arama, yakalama, tutuklama kararı eskiden sulh ceza mahkemelerinin hâkimleri tarafından verilirken, yeni sistemde sulh ceza hâkimleri tarafından verilecektir.

Arama, yakalama, tutuklama gibi kararların sulh ceza mahkemesi hâkimleri tarafından verilmesi ile sulh ceza hâkimlikleri tarafından verilmesi arasında şöyle bir fark vardır: Büyük illerde pek çok sulh ceza mahkemesi vardı. Yürütülen soruşturmada arama, yakalama, tutuklama gibi kararların o gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesinden talep edilmesi gerekliydi. O gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesindeki hâkim ise, o olay için atanmış veya nöbet görevi o olay için belirlenmiş bir hâkim değildir. Bu hâkimin önüne sunulan dosyada inandırıcı deliller var ise hâkim, arama, yakalama, tutuklama gibi kararlar verecek; delilleri inandırıcı bulmuyor ise bu yöndeki talepleri reddedecektir. Bu hâkim önceden “ayarlanmış” bir hâkim değildir. Bu hâkim bir “tabiî hâkim”dir. Bu hâkime sunulan dosyada inandırıcı deliller yoksa pekâlâ hâkim kendisine sunulan talepleri reddedebilecektir. Böylece, arama, yakalama, tutuklama gibi taleplerin özel olarak ayarlanmış bir hâkime değil, bu tabiî hâkimden istenmesi, soruşturulan kişilere büyük bir güvence sağlar. (Bu taleplerin nöbetçi sulh ceza mahkemesinden değil, soruşturma dosyasının numarasına göre UYAP üzerinde dağıtılmasında da aynı güvence söz konusudur).

16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun sonucunda sulh ceza mahkemeleri kaldırılmış ve yerlerine az sayıda sulh ceza hâkimliği kurulmuştur. Örneğin İstanbul Adliyesinde, söz konusu Kanun uyarınca 38 adet sulh ceza mahkemesi kaldırılmış ve yerlerine sadece 6 adet sulh ceza hâkimliği kurulmuş ve bunlara 6 adet sulh ceza hakimi atanmıştır[8]. Eskiden İstanbul Adliyesinde tutuklanması talep edilen kişinin 38 adet sulh ceza mahkemesi hâkiminden birinin önüne çıkması ihtimali var iken, şimdi 6 hâkimden birinin önüne çıkması ihtimali var. Keza eski sistemde bu 38 sulh ceza mahkemesi hâkiminin birinin kararına itiraz edildiğinde itiraz başvurusu, bu 38 hâkimden biri tarafından değil, 55 asliye ceza hâkiminden[9] o gün nöbetçi olan birisi tarafından karara bağlanıyordu. Oysa yeni sistemde bu 6 sulh ceza hâkimin birisinin verdiği karara itiraz edildiğinde itiraz hakkında diğer beş hâkimden birisi karar verecektir. Görüldüğü gibi eski sistemde, siyasal iktidarın, bir ihtimal, art niyetle arama, gözaltına, tutuklama kararı çıkartmak istemesi durumunda İstanbul Adliyesinde etkilemesi gereken hâkim sayısı 93 iken, yeni sistemde bu sayı 6’ya düşmüştür. Haliyle 6 hâkimi etkilemek, 93 hâkimi etkilemekten daha kolaydır.

Şüphesiz denebilir ki, sayının çok olması veya az olmasının prensipler açısından bir değeri yoktur. Keza kaldı ki, küçük bir yerde eski sistemde tek bir sulh ceza mahkemesi, yeni sistemde de tek bir sulh ceza hâkimi olabilir. Doğrudur. Doğrudur; ancak buradaki can alıcı mesele, söz konusu kanundan sonra, yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine atanan hâkimlerin özel olarak seçilip seçilmediği meselesidir.

16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanundan önce İstanbul Adliyesinde görev yapan 38 sulh ceza hâkiminin “paralel yapı” denen bir yapıya mensup polisleri tutuklatmak için özel olarak seçilip atanmış hâkimler olduğu yolunda bir iddia şimdiye kadar işitilmemiştir. Ne var ki, bugün İstanbul adliyesindeki 38 sulh ceza hâkiminin atanan 6 sulh ceza hâkiminden bazılarının sırf bu amaçla seçilip atandıklarını iddia edenler vardır. Örneğin ülkemizin önde gelen köşe yazarlarından biri olan sayın Taha Akyol şöyle yazmıştır:

“İstanbul’a atanan 6 sulh hâkiminden üçü, 17 ve 25 Aralık soruşturmalarında bütün sanıkları tahliye eden hâkimlermiş! Bu tesadüf mü?! ‘Paralel polisler’ hakkında soruşturma, arama ve tutuklama kararlarını veren sulh hâkimi, bu üç hâkimden biri… Avukatlar itiraz ettiğinde karar verecek olan hâkim de bu üç hâkimden ikincisi!”[10].

Bu hâkimlere ilişkin basında daha pek çok iddia dile getirildi ve keza bu hâkimliklerin gerçekte “paralel yapı” mensuplarını tutuklatmak için kuruldukları ve hâkimlerinin bir kısmının da özel olarak atanmış kişiler olduğu yolunda yoğun iddialar dile getirildi. Bu iddiaları burada tekrarlayacak değilim. Bu iddiaları haliyle ispat edecek imkanım da yok. Ancak olayların seyrinin bu iddiaları destekler nitelikte olduğunu gözlemliyorum.

Bu hâkimlikleri kuran 16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, 28 Haziran 2014 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Anılan hakimliklerde görev yapacak hâkimler, 17 Temmuz 2014 günü atanmıştır. 22 Temmuz 2014 tarihinde, yani bu hâkimlerin atanmasından sadece 5 gün sonra, sahur vaktinde, bu sulh ceza hâkimlerinin verdikleri kararlar uyarınca “paralel yapı”ya mensup olduğu iddia edilen çeşitli rütbelerde pek çok polis memuru gözaltına alınmış ve bir kısmı da izleyen günlerde tutuklanmıştır.

Gün geçtikçe sulh ceza hâkimliklerinin adliyenin iyi işlemesi gibi saf kamusal amaçlarla değil, birtakım art niyetlerle kuruldukları yolundaki iddiaları teyit eden gelişmeler yaşadık.

Eğer, söz konusu hâkimlikler, gerçekte sırf bu amaçla kurulmuş ise ve eğer altı aydır devam ettiği söylenen “paralel yapı” soruşturmasında arama, yakalama ve tutuklama kararlarının hâkimden talep edilmesi için, İstanbul Adliyesindeki 38 adet sulh ceza mahkemesinin kaldırılması ve yerlerine 6 adet sulh ceza hâkimliğinin kurulması ve bu hakimliklere iddia edildiği gibi özel olarak seçilmiş ve atanmış 6 adet hâkimin göreve başlaması beklenmiş ise ortada hiç şüphesiz ki “tabiî hâkim ilkesi”ne aykırı bir durum vardır.

Eğer bu böyleyse 2014 yılında kurulan sulh ceza hâkimliklerinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışan İstiklal Mahkemelerinden ve 27 Mayıs 1960 Hükûmet darbesinden sonra Yassıada’da faaliyet gösteren “Yüksek Adalet Divanı”ndan bir farkı yoktur.

Bu görüşe karşı olarak, bir ülkenin adliye sisteminde kaçınılmaz olarak yeni mahkemelerin kurulabileceği, bu kurmanın kanunla olması kaydıyla, bunun “tabiî hâkim ilkesi”ne aykırı olmayacağı ileri sürülebilir. Doğrudur: Bir ülkenin yargı örgütü sisteminin değişmeden sonsuza kadar sürmesi beklenemeyeceğine göre, yargı örgütünde şu ya da bu tarihte bir değişiklik yapılması, mevcut bir mahkeme türünün kaldırılması, yerine yeni bir mahkeme türü kurulması haliyle mümkündür. Böyle bir durumda da yeni kurulan mahkeme, kaçınılmaz olarak olaydan sonra kurulmuş bir mahkeme olur; ama yine de bu mahkeme tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak görülmez. Çünkü bu tür bir mahkemenin kuruluş nedeni, belirli bir olayı veya belirli kişileri yargılamak değil, ülkenin yargı sisteminde reform yapmaktır. Diğer bir ifadeyle yeni mahkeme kurulmasının amacı, adalet kamu hizmetinin daha iyi ve daha etkili bir şekilde çalışmasını sağlamaktır. Amaç belirli kişileri mahkûm ettirmek değil, yargı sisteminde reform yapmak ise, kanunla yeni kurulan mahkeme tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak görülemez. Çünkü sırf belirli bir olaya veya sırf belirli kişilere yönelik olarak kurulmamıştır. Görüldüğü gibi tabiî hâkim ilkesini değerlendirirken, mahkemeyi kuran kanun koyucunun bu mahkemeyi kurmakla güttüğü amaç kaçınılmaz olarak devreye girmektedir.

Örneğin Türkiye’de adlî yargı sistemimizin iki dereceli yapıdan üç dereceli yapıya çıkarılması ve böylece sistemin daha etkili ve daha iyi işleyebilmesi amacıyla 26 Eylül 2004 tarih ve 5235 sayılı Kanun ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kurulması öngörülmüş ve adı geçen Kanun, Adalet Bakanlığına bu mahkemeleri 1 Haziran 2007 tarihine kadar kurma görevi vermiştir (Bu arada belirtelim ki Adalet Bakanlığı bu mahkemeleri hâlâ kuramamıştır!). Ülkemizde söz konusu Kanunla bölge adliye mahkemelerinin kurulması tabiî hâkim ilkesine aykırı olduğu hiçbir zaman iddia edilmemiştir. Çünkü bu mahkemelerin, art niyetle belirli bir olay veya kişilere yönelik olarak kurulmadığı, ülkenin genel yargı sisteminde reform yapmak için kurulduğuna herkes ikna olmuştur. Bu örneğin de gösterdiği gibi tabiî hâkim ilkesi açısından mühim olan, mahkemenin sadece kanunla kurulması değil, söz konusu kanunu koyan kanun koyucunun bu kanunu koyarken güttüğü amaçlardır.

Ben sahip olduğum hukuk anlayışı gereği, kanun koyucunun güttüğü amaçların hukuken değerlendirilmesinin kural olarak mümkün olmadığını ve yine yargı organlarının da prensip olarak kanun koyucunun güttüğü amacı denetleyemeyeceğini savundum[11]. Bu nedenle baştan, sulh ceza hâkimliklerini kuran 16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanunun da amaç bakımından değerlendirilmemesi gerektiğini, bu Kanunu çıkaran kanun koyucunun bununla, adalet kamu hizmetinin daha iyi çalışmasını sağlamayı amaçlamış olabileceğini varsaydım. Ancak yukarıda özetle vermeye çalıştığım gelişmeleri gözlemledikçe, bu varsayımın doğru olmayabileceğini, bu Kanunu çıkaran kanun koyucunun, adalet hizmetinin daha iyi işlemesi amacıyla değil, birtakım art niyetli düşüncelerle sulh ceza mahkemelerini kaldırdığını ve yerlerine sulh ceza hâkimliklerini kurduğu düşünmeye başladım.

3. Son Gözlemler

Tabiî hakim ilkesini tamamlayıcı nitelikte bir iki hususa daha değinmek isterim:

a) Adil bir yargılama için en az tabiî hâkim ilkesi kadar önemli bir ilke daha vardır: Hâkimlerin bağımsızlığı ilkesi. Bu ilke bu yazının konusu dışında kalır. Ancak belirtmek gerekir ki, adil bir yargılama için, hâkimin sadece “tabiî hâkim” olması yetmez; aynı zamanda “bağımsız hâkim” olması gerekir. Hâkim, tabiî hâkim olsa bile, bağımsız değil ise, adalet gerçekleşmez. Bu nedenle hâkimlerin bağımsız bir organ tarafından atanması, atandıktan sonra da siyasî ve idarî makamların etkisi altında kalmamaları ve bunun için de çeşitli teminatlara sahip olmaları gerekir. Kendilerini bağımsız hissetmeyen hâkimlerin tabiî hâkim olması, tek başına yargılananlar için bir güvence teşkil etmez.

b) Suç işlediği iddia edilen bir kişinin iddia olunan suçu işleyip işlemediği sorunu bir şey, bu kişi hakkında karar verecek hâkimin tabiî ve bağımsız hâkim olması bir başka şeydir. Suç işlediği iddia edilen kişiler gerçekten suç işlemişlerse, dosyada da bunların suç işlediğine ilişkin inandırıcı deliller var ise, sadece istisnaî ve taraflı hâkimler değil, tabiî ve bağımsız hâkimler de bu kişiler hakkında, şartları varsa, arama, yakalama ve tutuklama kararı verirler. Ancak bir ihtimal suç işlediği iddia edilen kişiler gerçekten suç işlememişler ise, tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak, sırf onlar için atanmış hâkimler karşısına çıkarılırlarsa, bu kişilerin tutuklanma ihtimalleri, masum olsalar bile, çok yüksektir.

c) Son olarak şunu özellikle belirtmek isterim ki, bir kişinin gerçekten suç işleyip işlemediği, ancak tabiî hâkim ilkesine uygun olarak atanmış bağımsız hâkimler önünde yargılandığı zaman ortaya çıkar. Ülkemizde iddia edildiği gibi gerçekten bir “paralel yapı”nın olup olmadığı ve bu yapının mensuplarının “yasa dışı dinleme”, “haberleşmenin gizliliğini ihlâl”, “görevi kötüye kullanma”, “casusluk” gibi özgürlüklerimizi tehdit eden fevkalade ağır suçlar işleyip işlemediği ancak tabiî ve bağımsız hâkimler huzurunda ispat edilebilir. Eğer bu kişiler gerçekten bu suçları işlemişlerse, bu kişilerin tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak atanmış hâkimlerin önüne çıkarılması ve bu hâkimler tarafından tutuklanmaları, gerçekte bu kişilerin işlediği suçların ortaya çıkmasının ve bunların adil bir şekilde cezalandırılmasının ve keza suçluların kamu vicdanı tarafından mahkum edilmesinin önünde bir engeldir. Bu kişilerin tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak atanmış hâkimler tarafından yargılanmaları, eğer bu kişiler gerçekten suçluysalar, onların suçluluğu vakıasını perdeleyecektir. Tabiî hâkim ilkesi, sadece sanıklar için değil, hakikatin ortaya çıkmasını isteyen kamu için de bir güvencedir. 29 Ağustos 2014. K.G.
[1].  3 Mayıs 2007 günü anayasa.gen.tr’de yayınlanan bu açıklama daha sonra Türkiye Günlüğü dergisinde kağıt üzerinde de yayınlanmıştır (Kemal Gözler,  “Cumhurbaşkanının Seçimi Konusunda Bir Açıklama”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.17-23 http://www.anayasa.gen.tr/cbnin-secimi-tgunlugu.htm).
[2].  Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin, 13. Baskı, 2012, s.133.
[3].  Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, Kazancı, 8. Baskı, 1986,  s.129.
[4].  Ibid.
[5].  Kunter, op. cit., s.130, 311.
[6]. Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Gerekçesi, Madde 37, in  Mehmet Akad ve Abdullah Dinçkol, 1982 Anayasası, İstanbul, Alkım, 1998, s.171.
[7].  Anayasa Mahkemesi, 20 Ekim 1990 Tarih ve E.1990/13, K.1990/30 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 27, Cilt 1, s.39. Anayasa Mahkemesi benzer tanımı başka kararlarında kullanmıştır. Örneğin bkz: Anayasa Mahkemesi, 5 Mayıs 2004 tarih ve 2002/170, K.2004/54 sayılı Karar; Anayasa Mahkemesi 17 Temmuz 2013 Tarih Ve E.2012/146, K.2013/93 Sayılı Karar.
[8].   http://www.hsyk.gov.tr/duyurular/2014/temmuz/1-bolge-devir.pdf
[9].   İstanbul Adliyesinde 55 adet Asliye Ceza Mahkemesi olduğu anlaşılıyor (http://www.istanbul.adalet.gov.tr/sayfagoster.asp?pageno=33).
[10]. Taha Akyol, “Paralel Yargı”, Hürriyet, 26.7.2014 (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/paralel-yargi_26890311 )
[11]. Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin, 2000, s.892-894; Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, Bursa, Ekin, 2011, c.II, s.792-293.

Not: www.baroturk.com ‘dan alınmıştır.

Daha fazla oku