12 Bankadan Alacağınız Var!

12-banka21 Ağustos 2007 ve 22 Eylül 2011 arasında, 12 bankadan herhangi birisinden mevduat, kredi ve kredi kartı hizmeti alan vatandaşın, 3 kat tazminat davası açma hakkı bulunuyor.

Rekabet Kurulu tarafından 12 bankanın kartel oluşturduğuna yönelik verilen karar, Danıştay tarafından da hukuka uygun bulundu.

Tüketici Hukuku Enstitüsü Başkanı Hakan Tokbaş, Rekabet Kurulu tarafından 12 bankanın kartel oluşturduğuna yönelik verilen kararın, Danıştay tarafından da hukuka uygun bulunduğunu ifade ederek, “Banka müşterisinin, 21 Ağustos 2007 ve 22 Eylül 2011 arasında, 12 bankadan herhangi birisinden mevduat, kredi ve kredi kartı hizmeti almışsa, suni şekilde oluşturulan kartel faizi oranında zararı için 3 kat tazminat davası açma hakkı bulunuyor” dedi.

BÜYÜK CEZALAR KESİLDİ

Tokbaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Rekabet Kurulunun, 8 Mart 2013’te 12 bankanın mevduat, kredi ve kredi kartı konularında birlikte fiyat tespit etmek amacıyla kartel oluşturduğunu belirlediğini ifade ederek, bu tespit sonucunda Kurulun, 12 bankaya toplam 1 milyar 116 milyon 957 bin 468 lira idari para cezası kestiğini anımsattı.

Ankara 2. İdare Mahkemesinin, 2015 yılının başlarında Kurul kararını hukuka uygun bularak, bankalarca açılan iptal davalarını reddettiğini aktaran Tokbaş, “Daha sonra Danıştay 13. Dairesine, İdare Mahkemesinin kararının bozulması ve Kurul kararının hukuka aykırı olduğuna karar verilmesi için temyiz başvuruları yapıldı. Kurul kararı hukuka uygun bulunarak, Ankara 2. İdare Mahkemesinin verdiği karar Danıştay tarafından onanmış oldu. Bu karar, Rekabet Kuruluna tebliğ edildi.” diye konuştu.

Danıştay tarafından hukuka uygun olarak verildiği belirtilen Rekabet Kurulunun “kartel” kararının banka müşterileri lehine olduğunu vurgulayan Tokbaş, şöyle konuştu:

“Rekabet Kurulu, bu 12 bankanın 21 Ağustos 2007 ve 22 Eylül 2011 tarihleri arasında kartel (uyumlu eylem/uzlaşma) oluşturduğunu tespit etmiştir. 12 bankanın kartel oluşturarak faiz oranlarını birlikte belirlemesi nedeniyle serbest piyasa koşulları bozulmuş, faiz oranları artmıştır. Bu yüzden de o dönemde çekilen krediler ve kredi kartlarına olağandan yüksek faiz, mevduatlara ise olağandan düşük faiz uygulanmıştır. 12 banka haksız kazanç elde ederken, banka müşterileri olan tüketiciler, tacirler ve kamu kurumları mağdur edilmiştir.”

BANKALARA TAZMİNAT DAVASI AÇMA HAKKI

Tüketiciler, tacirler ve kamu kurumlarının bu bankalara karşı tazminat davası açma hakkı doğduğuna dikkati çeken Tokbaş, “Banka müşterisi, 21 Ağustos 2007 ve 22 Eylül 2011 arasında, 12 bankadan herhangi birisinden mevduat, kredi ve kredi kartı hizmeti almışsa, suni şekilde oluşturulan kartel faizi oranında zararı için 3 kat tazminat davası açma hakkı bulunuyor.” şeklinde konuştu.

Tokbaş, 4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun 57. maddesinde, “Her kim bu kanuna aykırı olan eylem, karar, sözleşme veya anlaşma ile rekabeti engeller, bozar ya da kısıtlarsa yahut belirli bir mal veya hizmet piyasasındaki hakim durumunu kötüye kullanırsa, bundan zarar görenlerin her türlü zararını tazmine mecburdur” ifadesi yer aldığını belirterek, 58. maddesinde ise “Rekabetin engellenmesi, bozulması veya kısıtlanması sonucu bundan zarar görenler, ödedikleri bedelle, rekabet sınırlanmasaydı ödemekte olacakları bedel arasındaki farkı zarar olarak talep edebilir. Ortaya çıkan zarar, tarafların anlaşması ya da kararı veya ağır ihmalinin olduğu hallerden kaynaklanmaktaysa, hakim, zarar görenlerin talebi üzerine, uğranılan maddi zararın ya da zarara neden olanların elde ettiği veya elde etmesi muhtemel olan karların üç katı oranında tazminata hükmedebilir.” denildiğini kaydetti.

Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, 2007-2011 yıllarında, 1 milyon 681 bin 795 kişinin konut, 934 bin 538 vatandaşın taşıt, 30 milyon 400 bin 254 kişinin ihtiyaç kredisi kullandığına işaret eden Tokbaş, bu duruma göre mağdur sayısının 33 milyonun üzerinde olduğunu söyledi. Bu kişilerin yüzde 5’inin bile dava açması durumunda bankaların önümüzdeki süreçte sadece bu konuda 1,5 milyon davayla uğraşacağını dile getiren Tokbaş, açılacak davalarda, 12 bankanın tamamının davalı olarak gösterilmesini önerdi.

TAZMİNAT ALINMASI DURUMUNA ÖRNEK

Rekabet Kuruluna göre, konut kredilerinin faizlerinde suni olarak 15 baz puanlık (0,15) bir faiz artırımı yaşandığını anlatan Tokbaş, şunları söyledi:

“200 bin lira 120 ay vadeli konut kredisi çekildiğini varsayalım. 15 baz puan ‘kartel faizi’ kadar zarar hesabı yapılırsa, yüzde 1,0 faizle (serbest piyasa için kabul ettiğimiz faiz oranı) çekilirse 344 bin 330 lira eder. Yüzde 1,15 faizle (kartelden dolayı suni olarak belirlenen faiz oranı) çekilirse 369 bin 759 lira eder. Aradaki fazladan alınan faizin 200 bin liralık 120 ay vadeli konut kredisine krediye yansıyan tutarı, 25 bin 429 lira ediyor. İşte bu kartel faizinin oluşturduğu fark tutarının 3 katı oranında tazminat verileceği hesaplandığında, 200 bin lira kredi çeken bir vatandaşın 76 bin 287 lira tazminat kazanabileceğini ifade edebiliriz.”

Taşıt kredisinde ise kartel faizinin ortalama 0,12 olduğunu vurgulayan Tokbaş, yaklaşık 80 bin liralık, 48 ay vadeli kredide kazanılacak miktarın 10 bin lira civarında olabileceğini ifade etti.

Bu konuda “çözüm kurulu” oluşturulmasını öneren Tokbaş, taleplerin, yargı yoluna gitmeden çözülmesi gerektiğini söyledi.

AA

Daha fazla oku

KAVAK Yönetimi, Özgül Hukuk Ofisine Ziyarette Bulundu

kavak-2

 

KAVAK (Kadirli Eğitim ve Kültür Vakfı) Yönetimi ve KAVAK Kadınlar Kulübü, Avukat Handan Özgül ‘ün yeni açtığı Özgül Hukuk & Danışmanlık Ofisi’ne hayırlı olsun ziyaretinde bulundu.  

KAVAK Kadınlar Kulübü Yönetimine nazik ziyaretlerinden dolayı çok teşekkür eder, çalışmalarında başarılar diliyoruz.

Daha fazla oku

30 Yıldan Fazla Çalışan Memur Emeklilerine İkramiye Yolu Açıldı

emekli-30-yil2015 yılı öncesinde emekli olan ve 30 yıldan fazla çalışan memurlara 30 yıl üzeri çalışmaları için emekli ikramiyesi alma yolu açıldı. Mahkemeye başvuran memur emeklileri 30 bin liraya varan miktarlarda emekli ikramiyesi alabilecek.

30 YIL SINIRI İPTAL

Anayasa Mahkemesi 07 Ocak 2015 tarihinde memurların emekli olurken aldıkları emekli ikramiyesinde 30 yıllık sınırı iptal etti. 2015 yılı öncesi emekli olan binlerce memur SGK’ya başvurarak 30 yıl üzeri çalışmaları için ikramiyelerini talep etti. Ancak SGK Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye doğru işlemeyeceği gerekçesi ile talepleri geri çevirdi. Sadece karar tarihinden sonra emekli olan memurların bu haktan yararlanabileceğini açıkladı. Konu mahkemeye taşındı.

Talebi reddedilen emeklilerin, Ankara İdare Mahkemelerine dava açtığını söyleyen Avukat Handan Özgül, “Mahkeme, 30 hizmet yılından fazla geçen hizmet süresine göre hesaplanacak emekli ikramiyesinin yasal faiziyle birlikte ödenmesi gerektiği kararını verdi. Emekli ikramiyesi farkının ödenmesine karar veren Ankara 10. ve 11. İdare Mahkemelerinin kararları emsal niteliğindedir” dedi.

DAVA AÇAN ALABİLECEK

Avukat Özgül ikramiyenin nasıl alınabileceğini şöyle açıkladı: “Mahkemeye başvuran kişilerin emekli ikramiyesi farkı olarak 15-30 bin TL arasında değişen hakları ödenecek, başvurmayanların hakları ödenmeyecektir.”

SADECE ANKARA’DA AÇILABİLECEK

Avukat Handan Özgül davaların sadece Ankara’da açılabileceğine dikkat çekti. Şu anda açılmış ve devam eden çok sayıda dava bulunduğunu aktardı. 30 yıldan fazla çalışması bulunan ve 2015 yılı öncesi emekli olan memurları bu fırsatı değerlendirmeleri konusunda uyardı.

Daha fazla oku

Yargıtay Kararı: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması – yok etmek ya da gizlemek – hapis cezasinin infazi – özel belgeyi yok etme – özel belgeyi bozmak – hak yoksunlukları – parada sahtecilik – düzenleme yeri – kambiyo senedi – velayet hakkı – ödeme yeri – hak sahibi

Özet:

5327 sayılı TCK.nun 205 ve 208. maddelerindeki “resmi veya özel belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek” suçlarının oluşabilmesi için suça konu bir belgenin içeriğindeki bilgilerin anlaşılmaz, kullanılamaz hale getirilerek ondan fayda- lanma olanağının engellenmesi suretiyle bozulması veya belgenin maddi varlığına son verilerek hak sahibinin ondan yararlanmasının engellenmesi gerekmektedir. Nitekim, belge ortadan kalkınca veya bozulunca bu yararlanma olanağı kalmayacağından failin elde etmek istediği sonuç da gerçekleşecektir. Gerçek belgenin aslı ortadan kaldırılarak veya bozularak sonuç elde edildiğinde suç da tamamlanmış olur. Somut olayda ise, düzenleme yeri ve tarihi yazılmamış olduğundan kambiyo senedi sayılmayıp özel belge niteliğinde olan bononun büyük bir kısmının yırtılmadığı, yırtılan parçaları ele geçirilip yapıştırılması nedeniyle hukuki geçerlilik taşıdığı, bu haliyle özel belgeyi yok etme suçunun tamamlanmayıp teşebbüs aşamasında kaldığına ilişkin mahkemenin kabulünde isabetsizlik görülmemiştir….

1- Suç tarihinde taraflar arasında suça konu senedin karşılığı olarak 3000 liraya denk olmak üzere 1800 dolar ödenmesine ilişkin anlaşmaya varıldığı, buna bağlı olarak mahkeme huzurunda 21.10.2010 günlü celsede sanığın 3000 lira ödemeyi teklif ettiği, ancak katılanın faiz ve masraftan bahisle zararının daha fazla olduğu ileri sürülerek kabul etmemesi, CMK.nun 231. maddesinde salt zararın gözetilmiş bulunması karşısında, mahkemece ödeme yeri belirlenerek ödemenin sağlanıp sanık hakkında her iki suç yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanıp uygu- lanmayacağına dair değerlendirme yapılması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması, …

2- Kabule göre de; parada sahtecilik suçunda hükmedilen uzun süreli ha- pis cezası ertelenen sanık hakkında, TCK.nun 53/1-a, b, d, e madde ve fıkralarında yazılan hak yoksunlukları ile birlikte TCK.nun 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, kendi altsoyu dışında kalan şahıslarla ilgili 1. fıkranın (c) bendinde yazılı velayet hakkı ile vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesi,..

 

 

T.C.
Yargıtay
8. Ceza Dairesi

Esas No:2014/12189
Karar No:2014/13170

Tebliğname No : 8 – 2014/116603
MAHKEMESİ : Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 13/04/2011
NUMARASI : 2009/296 (E) ve 2011/98 (K)
Suç : Parada sahtecilik ve resmi veya özel belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek

Gereği görüşülüp düşünüldü:

5327 sayılı TCK.nun 205 ve 208. maddelerindeki “resmi veya özel belgeyi bozmak, yok etmek ya da gizlemek” suçlarının oluşabilmesi için suça konu bir belgenin içeriğindeki bilgilerin anlaşılmaz, kullanılamaz hale getirilerek ondan fayda- lanma olanağının engellenmesi suretiyle bozulması veya belgenin maddi varlığına son verilerek hak sahibinin ondan yararlanmasının engellenmesi gerekmektedir. Nitekim, belge ortadan kalkınca veya bozulunca bu yararlanma olanağı kalmayacağından failin elde etmek istediği sonuç da gerçekleşecektir. Gerçek belgenin aslı ortadan kaldırılarak veya bozularak sonuç elde edildiğinde suç da tamamlanmış olur. Somut olayda ise, düzenleme yeri ve tarihi yazılmamış olduğundan kambiyo senedi sayılmayıp özel belge niteliğinde olan bononun büyük bir kısmının yırtılmadığı, yırtılan parçaları ele geçirilip yapıştırılması nedeniyle hukuki geçerlilik taşıdığı, bu haliyle özel belgeyi yok etme suçunun tamamlanmayıp teşebbüs aşamasında kaldığına ilişkin mahkemenin kabulünde isabetsizlik görülmemiştir.

Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre sanık müdafii ile katılanın temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddine, ancak:

1- Suç tarihinde taraflar arasında suça konu senedin karşılığı olarak 3000 liraya denk olmak üzere 1800 dolar ödenmesine ilişkin anlaşmaya varıldığı, buna bağlı olarak mahkeme huzurunda 21.10.2010 günlü celsede sanığın 3000 lira ödemeyi teklif ettiği, ancak katılanın faiz ve masraftan bahisle zararının daha fazla olduğu ileri sürülerek kabul etmemesi, CMK.nun 231. maddesinde salt zararın gözetilmiş bulunması karşısında, mahkemece ödeme yeri belirlenerek ödemenin sağlanıp sanık hakkında her iki suç yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanıp uygu- lanmayacağına dair değerlendirme yapılması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- Kabule göre de; parada sahtecilik suçunda hükmedilen uzun süreli ha- pis cezası ertelenen sanık hakkında, TCK.nun 53/1-a, b, d, e madde ve fıkralarında yazılan hak yoksunlukları ile birlikte TCK.nun 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, kendi altsoyu dışında kalan şahıslarla ilgili 1. fıkranın (c) bendinde yazılı Velayet hakkı ile vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesi,

Yasaya aykırı, sanık müdafii ile katılanın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 28.05.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daha fazla oku

AYM’den Unutulma Hakkı Kararı

aym1Anayasa Mahkemesi dünyada son yıllarda ortaya çıkan ‘Unutulma hakkı’ ile emsal niteliğinde bir karar verdi. Yüksek Mahkeme, 14 yıl önce hakkında yapılan ‘uyuşturucu’ haberlerini internetten kaldırmak için yapılan başvuruyu haklı buldu. Karar emsal olacak

Bir internet sitesinde, N.B.B. hakkında uyuşturucu kullandığı gerekçesiyle adli para cezası aldığına ilişkin olarak 1998 yılında iki, 1999 yılında bir olmak üzere toplam üç haber yayımlandı. İnternet arşivinde yer alan haberlerin kaldırılması için ihtarname gönderen N.B.B. haberlerin şeref ve haysiyetini zedelediğini, özel hayatına ilişkin mahremiyetini ortadan kaldırdığı, topluma mal olmuş ünlü bir kişi olmamasına rağmen başta aile yaşamı olmak üzere iş ve sosyal hayatının olumsuz etkilediğini ileri sürdü. Olumsuz cevap alan N.B.B. bu kez İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne avukatı Volkan Akalp aracılığıyla başvurdu. Mahkeme haberlerin N.B.B’nin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığını belirterek yayınların kaldırılmasına gerek olmadığına karar verdi.

DEVLET ÖNLEMEKLE YÜKÜMLÜ

Bunun üzerine N.B.B., Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, internetten kaldırılması istenen haberlerin çok uzun süredir yayınlandığı ve internet sitesindeki haber arşivi üzerinden kolayca ulaşılabildiğini, bu şekilde şeref ve itibarını koruma bakımından müdahalenin çok uzun süredir devam ettiğini belirtti. Başvuruyu kabul eden Anayasa Mahkemesi, “Bireyin kişisel şeref ve itibarı, Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Devlet, bireyin manevi varlığının bir parçası olan kişisel şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür” dedi.

Anayasa Mahkemesi, N.B.B. hakkında internet ortamındaki arşivde muhafaza edilen ve kolaylıkla ulaşılabilir kılınan haberlerin uyuşturucu kullanırken yakalanması ve daha sonrasında yargılanması hakkında gerçeğe aykırı olmayan haberler olduğunu belirtti. Yükskek Mahkeme, internet ortamının sağladığı kolaylıklar gözetildiğinde başvurucunun şeref ve itibarının korunması için anılan habere erişimin engellenmesinin gerektiğini vurguladı.

Emsal karara göre; işlediği uyuşturucu kullanımı, trafik kazası, dolandırıcılık, darp, basit yaralama gibi suçlardan birey cezasını çektikten sonra sabıka kaydını suç unsurlarına göre geçerli sürede sildirecek. Daha sonra ilgili mahkemeye emsal kararla başvurarak, internet ortamında geçmişte yaptığı suçlarla ilgili haberleri ortadan kaldırılması için dava açarak mahkeme kararıyla internette çıkan haberleri kaldırabilecek.

GEREKÇE: KOLAYLIKLA ULAŞILIR HALE GELDİ…

Mahkemesi emsal olan kararında ‘unutulma hakkı için’ kararında şunlara değindi: “Günümüzde basit bir internet araştırması, bireylerin geçmişte yaptıkları ve hatırlamak ve/veya hatırlanılmasını istemedikleri hatalarını kolayca ortaya koymaktadır. Bu bağlamda internet ortamı, arşivde kalmış ve sadece araştırmacıların veya meraklıların özel çabası ile tespit edilebilecek haberleri kolaylıkla ulaşılabilir hâle getirmiştir. Bu durum internetin yaygınlığı ile birlikte değerlendirildiğinde bireylerin geçmişte yaptıkları ve hatırlanmasını istemedikleri hususların sürekli olarak kişilerin karşısına çıkması ihtimalini kuvvetlendirmiştir. İnternetin yaygın kullanımı ile ortaya çıkan bu durum basının interneti etkin olarak kullanmasıyla beraber ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması arasındaki dengeyi ilkinin lehine bozmuştur.”

YALAN HABERE KARŞI CEPHE

Sosyal medya siteleri Facebook ve Twitter, sahte haber ve enformasyon kalitesini artırmak için dijital bir platform oluşturuyor. 30’un üzerinde medya ve teknoloji şirketiyle anlaşan sosyal medya devleri, söz konusu platform sayesinde yalan haberin önüne geçmeyi amaçlıyor. Ekim ayı sonunda kurulması beklenen platformun bünyesinde New York Times, CNN, Washington Post, AFP ve The Telegraph gibi dünyanın önde gelen haber kuruluşları da bulunuyor.

UNUTULMA HAKKI NEDİR?

2012 yılının başlarında Avrupa Komisyonun adalet ve vatandaşlıktan sorumlu üyesi Viviane Reding’in açıklamalarıyla ilk kez gündeme gelmesiyle, 2014 yılında Avrupa Adalet Divanı tarafından verilen kararla ortaya çıkan Unutulma Kararı; bir bireyin geçmişte işlemiş olduğu suçun sonucu olarak sürekli ve periyodik olarak damgalanmış bir şekilde hayatının devamını geçirmek istememe özgürlüğünden çıkması demektir. Unutulma hakkı, dijital hafızada yer alan bireye ait fotoğraf, kimlik bilgisi, adres ve diğer kişisel içeriğin, yine bireyin kendi talebi üzerine bir daha geri getirilemeyecek biçimde ortadan kaldırılması biçiminde tanımlanmaktadır. Bu yasanın Türk hukuk sistemindeki karşılığı ise kişinin özel hayatının korunması anayasanın ilgili maddeleri kapsamında uygulanmasıdır.

‘DAMGALI YAŞAMDAN KURTARACAK KARAR’

N.B.B.’nin avukatı Volkan Akalp, kararın Anayasa Mahkemesi’nin ‘unutulma hakkı’ ile ilgili emsal nitelik taşıyan ilk kararı olduğunu belirtti. Unutulma hakkının esasında internetin hayatımıza girmesiyle ortaya çıktığını belirten Akalp, “Son 3-4 senedir dünya gündeminde olan yeni bir haktır. Ünlü ya dasiyasetçi olmayan, uzun yıllar önce toplumu çokta ilgilendirmeyen ancak internette de haberi yayınlanan kişileri yakından ilgilendirmektedir. Unutulma hakkı, bu uzun süre içerisinde sabıka kaydı da silinen ve hayata yeni bir başlangıç yapmak isteyen kişilerin internet yapılacak basit bir araştırmayla bu habere ulaşılabilmesini ve adeta damgalı bir yaşam sürdürmesini ortadan kaldıran ve yaşamına vurulmuş olan damganın tamamıyla silinmesi sağlayabilecek bir haktır” dedi.

SİCİL KAYDINI SİLDİRMEK

Dolandırıcılık, uyuşturucu kullanmak, darp, trafik kazasında kişinin ölümüne neden olmak, basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, sahtecilik gibi suçlardan kişi cezasını tamamladıktan itibaren 5 ile 15 yıl arasında adli sicil kaydını başvurarak sildirebiliyor.

Daha fazla oku

AYM’den ‘yüksek sesli ezan’ kararı!

Evinin çevresindeki cami ve mescitlerden sabah saatlerinde yüksek sesli ezan okunmasından rahatsız olan kişi, bundan kaynaklanan manevi zararının giderilmesi için idareye başvurdu. Başvurusu reddedilen kişi, bu işlemin iptali istemiyle açtığı davaların da reddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, başvuruyu kabul edilemez buldu. Yüksek Mahkemenin gerekçesi daha sonra yazılacak.

Daha fazla oku

Yargıtay Kararı: İşe iade, hukuki dinlenilme hakkı

7. Hukuk Dairesi
2015/20820 E.  ,  2015/21206 K.

“İçtihat Metni”

Mahkemesi : Zonguldak 3. İş Mahkemesi
Tarihi : 20/03/2015
Numarası : 2014/701-2015/173

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:
Davacı, kendisinin vardiya nezaretçisi olduğunu, ekip formeni Erdem kendisini çağırarak işten çıkaracaklarını bu nedenle emrindeki işçilerle işi yavaşlatmasını istediğini, kabul etmediğini, bu olayı hazmedemeyen formenin, vardiyada çalışan M.. A..’a, N.. A..’ün “arabasına hurda attım” diye etrafa yay, onu işten atalım seni de onun yerine nezaretçi yapalım” diye vaatte bulunduğunu, bu vaadi alan M.. A..’ın da hemen tüneller şefi Ersoy “ Ben N.. A..’ün arabasına hurda attım o da aldı götürdü” diyerek tezgah zincirini tamamladığnıı, Tüneller Şefi böyle bir şeyin olmadığını söylese de iş aktine son verildiğini, davalı şirketin “ arabaya hurda malzeme attım” diyen M.. A..’ın da işine son vererek şikayette bulunması üzerine M.. A..’ın, karakolda verdiği ifadede “ Ben N.. A..’e iftirada bulundum. Bu Erdem Üstünsoy tarafından hazırlanan bir senaryo idi. Tamamen kışkırtma ile N.. A..’e iftira attım” diyerek olayın gerçek oluş şeklini anlattığı, soruşturmanın halen devam ettiğini, davalı şirketin hem Erdem Üstünsoy’un hem de M.. A..’ın da iş aktini sonlandırdığını, dolayısıyla yazılı bir fesih bildirimi verilmeksizin geçersiz bir sebeple işten çıkarıldığını belirterek feshin geçersizliğinin tespitine, işe iadesine, işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücreti ve diğer haklara karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davacının çalıştığı Üzülmez tünel şantiyesinde biriken suları çekmesi için Cumartesi günü M.. A..’ın mesaiye bırakıldığını, Pazar günü çalışma olmadığını, Pazartesi günü ise Hacı isimli aynı şantiyede çavuş olarak çalışan kişinin İNVERT iksalarında kullanılan demirlerin Cumartesi bırakılan miktardan oldukça az olduğunu bildirdiği, bunun üzerine şirket yetkilileri ve şantiye şefi Soner aynı şantiyede formen ( ekip başı) olan diğer şüpheli Erdem üstünsoy ile görüşülerek olayın açıklığa kavuşturulması istendiği, aynı gün akşamüzeri Erdem Üstünsoy olayı çözdüğünü, malzemelerin M.. A.. tarafından çalındığını tespit ettiğini bildirdiğini, davacı ise çalınma olayının olduğu şantiyede Tünel Çavuşu olarak çalıştığını, davacının iş aktinin hırsızlık nedeniyle feshedilmediğini, davacının iş aktinin “ işverenin güvenini kötüye kullandığı vs doğruluk ve bağlılığa uymayan sebepler” gerekçesiyle feshedildiğini, davacının hırsızlık olayını bildiği veya kendi sorumluluğunda olan bir yerde bilmesi gerektiği için iş aktinin “ işverenin güvenini kötüye kullandığı vs doğruluk ve bağlılığa uymayan sebepler “ gerekçesi ile İş Kanununun 25/2 maddesi uyarınca sonlandırıldığını, 4857 SK 25/2-ı maddesinde belirtildiği üzere davacının sorumlusu olduğu iş yerinden eşya çalınmasını üstlerine bildirmeyerek veya yeterince özen göstermediği için çalınmış olması dahi başlı başına işveren için haklı neden oluşturduğunu, davacının tünel çavuşu olarak sorumlu olduğu şantiyede hurdalar çalınmış ise bundan öncelikli olarak davacının sorumlu olacağını, işçilerle birinci derecede iletişimde bulunan ve şantiyeden çıkan malzemelerden birinci derecede sorumlu olan davacının işe iade davası açamayacağını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davalı işveren tarafından yapılan fesih işleminin geçerli nedene dayanmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Öncelikle mahkeme gerekçesinde yer alan “…SGK evrakları ve iş yeri adresinden tünel inşaatının bulunduğu yer Üzülmezde 2.Makas olarak tanımlanan ve ağırlıklı olarak geçimlerini hurdacılıkla yapan Roman vatandaşlarının oturduğu yerdir…” ibarelerinin değerlendirilmesi gereklidir.
Anayasa’nın başlangıç metninde, her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmek hak ve yetkisine doğuştan sahip olacağı; 2.maddesinde de cumhuriyetin nitelikleri sıralanırken insan haklarına saygılı ve sosyal bir hukuk devleti olduğu; 10.maddesinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce… ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı gibi devlet organları ve idari makamların da bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uymak zorunda olduğu belirtilmiş ve devam eden diğer maddelerinde de bu hususların ayrıntıları da düzenlenmiştir.
Dolayısıyla devlet denilen mekanizmanın yargı erkini oluşturan mahkemelerinin de gerek kararlarında ve gerekse de işlemlerinde doğrudan ya da dolaylı olarak ayrımcılık oluşturacak söz ve davranışlardan kaçınmaları temel kuraldır.
Buna rağmen mahkeme gerekçesinde yukarıda belirtilen ibareler ile toplumumuzun ayrılmaz bir parçası olan belli bir kesime yönelik yanlış anlaşılmaya müsait, ayrımcılık olarak değerlendirilebilecek nitelikte amacını aşan kullanımlarda bulunulması hatalıdır.
Dairemizce mahkeme gerekçesi ile ilgili yukarıda yapılan değerlendirmesinde sonra mahkemenin tanık dinlememesi ile ilgili olarak;
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.03.2007 tarih ve 2007/8-161 E., 2007/155 K. sayılı kararı ile de belirtildiği üzere adil yargılanma ve dinlenilme hakkının bir gereği olarak hakim, taraflara duruşmalarda hazır bulunmak, iddia ve savunmalarını bildirmek için imkan vermeli, tarafları usulüne uygun bir biçimde duruşmaya davet etmelidir. Fakat tarafların kendilerine tanınan bu imkana rağmen, duruşmaya gelmek zorunluluğu yoktur. Hukuk davalarında duruşmaya gelmemenin müeyyidesi, dava dosyasının işlemden kaldırılması veya yargılamanın gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilmesidir.
Dava ile ilgili olan kişilerin davaya ilişkin bir işlemi öğrenebilmesi için, tebligatın usulüne uygun olarak yapılması, duruşma gün ve saatinin muhataba bildirilmesi gerekmektedir. Duruşma günü ile tebligatın çıkarıldığı tarih arasında makul bir süre olmalıdır. Aksi takdirde tarafların hukuksal dinlenme ve savunma hakkı kısıtlanmış olur.
AİHM’ye göre de iç hukuktaki duruşmada hazır bulunma hakkını kullanıp kullanmamaya karar verecek olan davanın bir tarafına, duruşmaya katılma imkanı verecek şekilde duruşmanın bildirilmemesi, silahlarda eşitlik ve çekişmeli yargılama ilkelerini özünden yoksun bırakır.
Diğer taraftan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 27. maddesinde yer bulan “Hukuki Dinlenilme Hakkı” gereğince davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip olup, bu hakkın yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içermektedir. Mahkeme, iki tarafa eşit şekilde hukukî dinlenilme hakkı tanıyarak hükmünü vermelidir. Anayasanın 36. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsuru olan hukukî dinlenilme hakkı, adil yargılanma hakkı içinde teminat altına alınmıştır. Bu hakka, tarafın hâkime meramını anlatma hakkı ya da iddia ve savunma hakkı da denilmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, bu ifadeleri de kapsayan daha geniş bir anlama sahiptir. Bu hak çerçevesinde, tarafların gerek yargı organlarınca gerekse karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir..
Bu kapsamda hukuki dinlenilme hakkı, bilgilenme/bilgilendirme, açıklama yapma, yargı organlarınca dikkate alınma ve kararların gerekçeli olması gibi hususları içerdiği açıktır. Bilgilenme hakkı, yargılamanın içeriğine dair tam bir bilgi sahibi olmanın yanında gerek karşı tarafın gerekse de yargı organlarının dosya içeriğine yapmış oldukları işlemleri öğrenmelerini kapsar. Bilgilenme/ bilgilendirme hakkının etkin biçimde kullanılabilmesi için gönderilecek tebligat ve davetiyelerde kanunda öngörülmüş şekil şartlarına sıkı sıkıya uyulması gerekmektedir. Ayrıca bu hak sadece davanın başındaki iddia ve savunmalar açısından değil yargılamanın her aşamasında dikkate alınmalıdır. Bu kapsamda devam eden bir yargılamada, tarafların açıklamaları için bilgilendirme yeterli olmayıp yargılamada yer alan diğer kişilerin ( tanık, bilirkişi gibi) açıklamaları açısından da önemlidir. Bilgilenme hakkının usulüne uygun kullanımı ile tarafların haklarında öğrendikleri isnat ve iddialara karşı beyanda bulunabilme, davaya yönelik bilgi ve belge verebilme yani açıklama yapma hakkı da hukuki güvenceye bağlanmaktadır. Böylece davanın her iki tarafına eşit şekilde açıklama yapma hakkı tanınması ile adaletin görünür kılınması sağlanacaktır. Açıklamada bulunma hakkı, tarafların, yazılı veya sözlü şekilde iddia ve savunmalara karşı itirazda bulunabilme, davaya ilişkin beyanda bulunmalarını sağlar.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise, yargılama makamlarının işlemlerinin çelişkili bulunmaması gerekmektedir. Yani mahkemece, adaletin görünür kılınmasını sağlayacak usul ve esaslara uyulurken, taraflarda farklı anlamlandırılabilecek işlemlerden kaçınılması gerekmektedir. Örneğin, taraflara tebliğ edilen davetiyelerde kesin süre verilmesine rağmen kesin süre sona ermeden karar verilmesi gibi…
Somut olayda mahkemece davalı işverene 13.01.2015 tarihli duruşmanın 2 nolu ara kararında kesin süre verilmiş, çıkarılan muhtıra da davalıya 27.01.2015 tarihinde tebliğ edilmiş, 03.03.2015 tarihli duruşmaya davalı vekili katılmış ve “tanıklarımız hazırdır dinlensin. Tanıklık ücretini yatırmadık” dediği zapta geçmiş, davacı vekili ise “ verilen kesin süre içerisinde işlem ifa edilmediğinden ve masrafı yatırılmadığından tanık dinlenmesine muvafakatımız yoktur” demesi üzerine mahkemece “ kesin süre içerisinde ifa edilmediği gibi tanıklık ücretinin de yatırılmadığı anlaşılmakla, davalı vekilinin tanık dinletilmesi talebinin reddine” dair ara kararı verilerek yargılamaya devam edilmiş, duruşma 17 gün sonrasına 20.03.2015 gününe bırakılmış ve o tarihte de davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dolayısıyla mahkemece, aynı duruşmada karar verilmemiş ancak davalının bizzat hazır ettiği tanıkları ise dinlenmemiştir.
Oysa tarafların hazır ettiği tanıklarının dinlenmemiş olması savunma hakkını kısıtlayıcı niteliktedir. Tanığın beyanının hükme esas alınması ile tanığın dinlenmesi aynı sonucu doğurmaz.
Davalının hak arama özgürlüğü kapsamında savunma hakkı ihlal edilerek gösterilen delilleri toplanmamak ve hazır edilen tanıkları dinlenmemek suretiyle hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilmiştir.
Yapılacak iş; davalı tarafın tüm delilleri toplanarak çıkacak sonuca göre bir karar vermektir.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması ve usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.


SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 03.11.2015tarihinde oybirliğiyle KESİN olarak karar verildi.

Daha fazla oku

KHK’larda Mahkemeye Erişim Hakkı / Prof. Dr. Ersan Şen

Olağanüstü halin ilanı ile başlayan süreçte yaşananlarda “hukuk devleti” ilkesi askıda değildir.

İnsan hak ve hürriyetlerinin kısmen askıya alındığı, bu sebeple de kısıtlamalarda aşırılığa gidilebildiği söylense de, kısıtlamaların keyfi olamayacağı ve hukukilik taşıması gerektiği şüphesizdir.

Olağanüstü halde kanun hükmünde kararnameler, esas itibariyle olağanüstü halin ilanına yol açan sebepleri ortadan kaldırmaya yönelik tedbirlerle sınırlı olmalı ve kalıcı olmamalı, yani olağanüstü halin kaldırılması ile geçerliliğini yitirecek KHK’larla süreklilik arz eden yasal düzenlemeler yapılmamalıdır.

Belirtmeliyiz ki; sonucu ne derece ağır olursa olsun meslekten açığa alma ve ihraçlar “tedbir” mahiyetinde olup, KHK’larla düzenlenebilirler. Bu düzenlemeler; etkileri yönünden olağanüstü halin sonrasına sirayet edecek olsalar da, KHK’larla yasal değişiklik yapmaya benzemezler. Meslekten açığa alma ve ihraç o an sonuç doğurduğundan, dolayısıyla hukukilik denetimine tabi olduğundan, KHK’larla değiştirilen ve olağanüstü halin kaldırıldığı dönem sonrasında dayanağını yitirecek kanun ve müesseselere benzemezler.

Uygulamada üç tür soruşturma yürümektedir. Bunlardan ilki disiplin, ikincisi terör örgütü üyeliği ve üçüncüsü de darbeye teşebbüs suçu olarak adlandıracağımız 15 Temmuz ile ilgili soruşturmalardır. Son ikisi ceza soruşturmaları olup, tedbir olarak yakalamanın, arama ve elkoymanın, gözaltına almanın, tutuklama ve adli kontrolün, soruşturmanın gizliliğinin, savunma hakkının korunmasının, iddianamenin ve kovuşturmanın, “kusur” ve “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkelerinin “dürüst yargılanma hakkı” ile suçsuzluk/masumiyet karinesinin gündeme gelip tartışılacağı alanlardır.

Bizim konumuz idari tasarruflar ve tasfiyeler, yani meslekten açığa alma ve ihraçlardır. Disiplin Hukuku her ne kadar Ceza Hukukuna yakın olsa da, prosedürü itibariyle ceza yargılamasından farklı ve İdare Hukukuna yakındır. Bu nedenle, meslekten açığa alma ve ihraçlara karşı idari yargı yolu açıktır.

Suçsuzluk/masumiyet karinesinin, yani suçluluğu bir mahkemenin kesin hükmü ile sabit oluncaya kadar herkesin masum olduğuna dair ilkenin yalnızca Ceza Hukukunu ve Ceza Yargılaması Hukukunu değil, Disiplin Hukukunu ve İdare Hukukunu da etkilediği, hatta bağladığı, bu nedenle de suçluluğu kesin hükümle sabit olmayanların mesleklerinden ihraç edilemeyeceği fikri ileri sürülse de, bu fikrin ayrı bir yargı kolu olarak Disiplin Hukuku ile İdare Hukukunda geçerliliğinin olmayacağını, temenniden ibaret kalacağını ifade etmek isteriz.

Mesleğe kabul ve meslekten çıkarılma, yani ihraçlar ile meslekte kalmaları uygun görülmeyenlerde; Ceza Yargılaması Hukukuna göre bir gevşeklik olduğu, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin ve iddianın iddia eden tarafından yüzde yüz ispatlanması zorunluluğunun mutlaklık taşımadığı bilinmelidir. Örneğin “Hakimlik ve savcılık teminatı” başlıklı Anayasa m.139’un 2. fıkrasının son kısmına göre, “… meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır”. 667 sayılı KHK m.3, Anayasanın bu hükmü dayanak alınarak çıkarılmıştır.

Elbette mesleğe kabulün ve meslekte kalmanın keyfi olmayan şartları ve bu işin hukukiliğinin varlığı, yani sistem ve idare edenin istemediği her durumda dışlanmanın (mesleğe kabule reddin veya meslekten çıkarılmanın) otomatik olarak uygulanamayacağı, bu idari tasarrufların hukukilik denetimine açık olduğu tartışmasızdır.

21.07.2016 tarihinde ilan edilen olağanüstü halle birlikte başlayan meslekten ihraçlarda iki usul uygulanmaktadır;

Birincisi; hakimler ve savcılar ile Anayasa Mahkemesi’nde görev alan üyelerin ihraçlarında tatbik edilen usuldür ki, bu husus 667 sayılı KHK’nın 3. maddesinde gösterilmiştir. Benzer hüküm, “Kamu görevlilerine ilişkin tedbirler” başlıklı 667 sayılı KHK’nın 4. maddesinde de yer almaktadır.

Bu maddelere göre; terör örgütlerine veya milli güvenlik kurulu tarafından Devletin milli güvenliğine karşı faaliyete bulunduğu tespit edilen yapı, oluşum veya topluluklara üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenlerin, meslekte kalmalarına uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilecektir.

Yukarıda belirtilen meslekten çıkarmalara karşı yargı yolu açık olup, sadece KHK kapsamında alınan karar ve yapılan işlemlere karşı açılan davalarda yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi yasaklanmıştır. Görüleceği üzere, 667 sayılı KHK m.3 ve 4 uyarınca meslekten çıkarılmalarına karar verilenlerin iç hukukta yargı yoluna başvurma hakları vardır. Bu kişiler, iç hukukta öngörülen olağan kanun yollarını tüketmedikçe Anayasa Mahkemesi’ne ve ardından İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvurma hakkına sahip olamazlar. Yargı yolunun ne olduğu, hangi sürede ve nasıl kullanılacağı, yargı mensuplarının ve kamu görevlilerinin bağlı bulunduğu Anayasa ve kanun hükümlerinde gösterilmiştir.

Mevcut durumda, iç hukukta öngörülen kanun yollarının faydasız ve etkisiz olduğu da söylenemez, yani iç hukuk yolları tüketilmedikçe doğrudan İHAM’a başvurabilme hakkı ve başvurunun kabul edilebilirliği bulunmamaktadır. İHAM; doğrudan yapılacak başvuruyu, iç hukuk yolu tüketilmediğinden bahisle reddetmelidir.

Yargı mensupları ve kamu görevlileri için öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesinin uzatılmaması ve hak arama hürriyetinin etkin şekilde kullanıldığının, yani idari tasarrufların hukukilik denetiminin layıkı ile yapıldığının, idari işlemin unsurları yönünden denetlenmesi ve buna ilişkin değerlendirmelerin dava dosyalarında yer alması şarttır.

667 sayılı KHK m.3 ve 4’e göre mesleklerinden ihraç edilenlerin, yeni bir KHK’ya veya kanuna ihtiyaç olmaksızın kendilerini ihraç eden kurumun veya yargının kararı ile görevlerine dönebilmeleri mümkündür. Bu durumda ilgili; haksız ihraç edildiğinden bahisle mesleğe dönebilecek, geçmiş tüm özlük hakları ile geleceğe ilişkin tüm haklarını geri kazanacaktır. Bu yönü ile 667 sayılı KHK m.3 ve 4, diğer KHK’larda yer alan ve isimli olarak ihraç edilenlerden ayrı tutulmalıdır. Çünkü genel düzenleyici bir işlem olan KHK’da bireysel tasarrufa tabi tutulan ve meslekten çıkarılan ilgilinin mesleğe geri dönüşü, ancak yeni KHK veya kanun veya KHK’nın ilgili hükmünün Anayasaya aykırılığının Anayasa Mahkemesi tarafından tespiti ile mümkün olabilir.

Olağanüstü halde çıkarılan KHK için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamayacağı, iptal davası açılamayacağı ileri sürülse de, aşağıda açıklayacağımız nedenle (Anayasa m.152’den hareketle) Anayasaya aykırılığın ciddi bulunup mahkemece ileri sürülebilmesi kuralı işletilmek suretiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması istisnai olarak mümkündür. Olağanüstü halde çıkarılan KHK’ların yer, süre, konu ve kapsam bakımından Anayasa Mahkemesi tarafından incelenebileceği söylenebilir, çünkü “hukuk devleti” ilkesi varlığını bu dönemde de korumaktadır, fakat Anayasanın bir hükmüne KHK’nın aykırı düşmesi bu dört ölçüt dışında inceleme ve iptal gerekçesi yapılamaz.

İkincisi; meslekten ihraçlarda 668, 669, 670 ve 672 sayılı KHK’larda farklı bir metod izlenmiş ve genel düzenleyici tasarruflarda ilk defa ekli listelere yer verilmek suretiyle kimlerin kamu kurum ve kuruluşlarından ihraç edileceği ilan edilmiştir. Böylece, bir yasama tasarrufu sayılan ve bu yönüyle “genel düzenleyici işlem” niteliği taşıyan KHK’larla bireysel işlemlerin tesis edilmesi yolu izlenmiştir.

Bu durumda işlem hangi anda kurulmuş ve ilgilisine tebliğ edilmiş sayılacaktır. Bir görüşe göre; KHK genel düzenleyici işlem olup, her ne kadar isimli ek listeler olsa da her bir şahıs bakımından çalıştığı kurumca ihraç kararı verilip bu işlemin ilgilisine tebliği gerekir. Dava, bu işleme karşı ve dava açma süresi de bu işlemin tebliğinden itibaren başlar.

Diğer görüşe göre; her bir şahıs bakımından karar alıp tebliğine gerek olmayıp, KHK genel düzenleyici işlem olsa da, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yürütme ve idarenin hiyerarşik üstü olarak olağanüstü dönemde tedbir niteliğinde bireysel ihraç kararlarını KHK ile alıp, bunları Resmi Gazete yoluyla ilgililerine ilan edebilir. KHK’nın öngördüğü bireysel işlemin dışında ayrı bir işlem tesisine ve ilgilisine tebliğine gerek yoktur.

İlk görüş kabul edildiğinde, iç hukuk yollarının idarenin alacağı ihraç tasarrufuna karşı kullanılması zorunluluğunda ve bu sırada da KHK’nın Anayasaya aykırılığının ön sorun yapılması gereğinde bir tereddüt bulunmamaktadır. KHK ile meslekten bireysel veya toplu ihraç yapılabilir mi, yani bu tür bir tasarruf KHK’nın konu ve kapsamına girer mi? Yerel mahkeme işlemin iptali ve ön sorun talebini reddettiğinde, ilgilinin Anayasa Mahkemesi’ne ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakları devam edecektir. Anayasa Mahkemesi, KHK’nın Anayasaya aykırılığını bireysel başvuruda inceleyemez, belki tespit yapar, fakat sınırlı da olsa olağanüstü halde çıkarılan KHK’ya karşı Anayasa Mahkemesi’ne gidilebileceği kabul edilse de bunun yolu, ya Anayasa 152’dir veya KHK’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi onayından çıkışından sonra Anayasa m.150’de belirtilen kişilere aittir.

Olağanüstü dönemde çıkarılan KHK’ya karşı Anayasa Mahkemesi’ne gidilemeyeceği ve KHK’nın bireysel tasarruflarına karşı da yargı yolunun kapalı olduğu görüşü kabul edildiğinde, ortaya iki sonuç çıkacaktır. KHK’dan etkilenen ilgili, ya önce Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunacak ve talebinin reddi halinde İHAM’a gidecek veya Anayasa Mahkemesi’nin kendi üyeleri yönünden görüş bildirdiğinden ve olağanüstü kanun yolu olsa da bir iç hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yoluyla KHK’nın incelenmesi mümkün olamayacağından bahisle, doğrudan İHAM’a bireysel başvuruda bulunabilecektir.

Bunlardan hangisinin kullanılabileceği ve ne gibi sonuçlara ulaşılabileceği, hukukilik denetimin etkili olup olmayacağı, gerçek bireyselleştirmenin yapılıp yapılamayacağı, yukarıda bahsettiğimiz yöntemlerin ilk defa tatbik edilecek olması sebebiyle zamanla kendisini gösterecektir. Hak ve süre kaybetmek istemeyen ilgili, olağan ve olağanüstü kanun yollarını aynı anda deneyebilir.

Ceza Yargılaması Hukukunun tersine, çünkü orada ispat yükü iddia eden tarafta olduğu halde, burada, yani Disiplin Hukuku ve İdare Hukukunda ispat yükü bir anlamda dava açan ilgiliye geçecektir. Yürütme organı veya idare bir işlem tesis etmiş ve gerekçe ortaya koymuş, terör örgütü ile üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibatını tespit ettiğini değerlendiği kişi ile yollarını ayırdığını ifade etmiştir. Bu yol ayırmanın doğru ve dayanaklı olmadığını iddia eden ilgili, hakkında tesis edilen ihraç işleminin neden hukuka aykırı ve gerekçeden yoksun olduğunu açıklamalıdır. Bu açıklama karşısında idare, ilgiliyi neden ihraç ettiğini vereceği cevap dilekçesinde ortaya koymalıdır.

Tüm bu noktalarda, yukarıda belirttiğimiz KHK’ların ekli listelerinde yer alan isimlerin iç hukukta dava açamayacakları söylense de, bir an için bu yasağın olduğu kabul edilse bile, KHK’nın yürürlüğe girmesine kadar ihraç tasarrufuna karşı dava açma hakkı bulunanların sonradan bu haktan mahrum bırakılmalarının, en azından bu kişilerin doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne ve ardından İHAM’a veya doğrudan İHAM’a hak ihlali iddiası ile başvurmasını engellemeyeceği ileri sürülebilir.

Bu açıklamalar, 673 sayılı KHK’nın 4. maddesi kapsamına alınan yurtdışında öğrenim görenlerden ismi ekli listede yer alanların diplomalarının iptali tasarrufları için de geçerlidir.

Belirtmeliyiz ki, ihraç edilenlerin müktesep/kazanılmış hak niteliği taşıyan emeklilik ve geçmişte elde ettikleri haklar korunmalıdır. Bunun istisnası, mesleğe kabulün hileli yollara veya sahte belgelere dayandığına dair iddiaların İdare Hukuku açısından ispatlanmasıdır.

İç hukukta mahkemeye erişim hakkının engeli; hem anayasal ve hem de yasal düzenlemelerle mahkemeye başvurunun yasaklanması nedeniyle başvurunun yapılmaması veya yapılamamasını ve hem de iç hukukta yapılan bir başvurunun mahkemeye erişim hakkı yasaklandığından bahisle reddini kapsar.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Büyük Dairesi 23.06.2016 tarihli ve 20261/12 başvuru numaralı Baka – Macaristan kararında, başvurucunun iç hukukta mahkemeye erişim hakkının kısıtlandığından bahisle doğrudan yaptığı başvuruyu kabul etmiş ve bu kısıtlılığın İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. maddesi ile güvence altına alınan dürüst yargılanma hakkının ihlali olduğu sonucuna varmıştır.

Mahkeme; somut olayın özellikleri doğrultusunda mahkemeye erişim hakkının dava konusu düzenlemenin kabul edildiği süreçte değil, bu süreçten önce iç hukukta kapsam dışı olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir. Aksi bir yaklaşım, başvurucunun hakkına müdahale teşkil eden düzenlemenin aynı zamanda başvurucunun mahkemeye erişim hakkının kapsam dışı bırakılmasının yasal dayanağı olabileceği anlamına gelecektir. Bu husus; üye devletlerin sözkonusu uyuşmazlıkları yargı denetimi kapsamı dışında bırakan geçici yasal düzenlemeler yaparak, kamu çalışanlarının bireysel uyuşmazlıklarda mahkemeye erişim hakkını engellemelerine imkan sağlayabilecektir.

Somut olayda, başvurucunun süresinden önce Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin sona erdirilmesinin yargısal denetimi yapılmamış olup, bu husus yargı yetkisi bulunan herhangi bir merciin denetimine de açık tutulmamıştır. Yargı denetimi yoksunluğu, “hukukun üstünlüğü” prensibine uygunluğu konusunda şüphe uyandıran bir düzenlemenin sonucudur.

Tüm bu hususlar ışığında Mahkeme; başvurucunun şikayetini kabul edilebilir bulmuş, dürüst yargılanma hakkının demokratik bir toplum düzeninde gerekli olan hallerde sınırlandırılabileceğini, fakat somut olayda sınırlandırmanın demokratik bir toplum düzeni için gerekli olmadığını belirterek, Sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Bu karar ışığında doğru olan, ister 667 sayılı KHK m.3 ve 4’de öngörülen usule ve isterse diğer KHK’larda belirtilen “ekli liste” usulüne göre meslekten ihraçlar olsun, bu ihraç kapsamına girenlere iç hukukta yargı yolunun açık tutulmasıdır. Aksi halde; sonradan Anayasa, kanun veya KHK değişikliği ile hak arama hürriyetinin kısıtlanması, dürüst yargılanma hakkının ihlali anlamını taşıyacaktır. Dürüst yargılanma hakkı; yalnızca ceza yargılamalarını değil, Özel Hukuk ve hatta idari yargılamaları da kapsar.

Son olarak belirtmeliyiz ki, olağanüstü halin ilanı ile insan hal ve hürriyetlerinin önemli bir kısmının askıya alındığı bir gerçektir. Ancak bu gerçeklik, olağanüstü hal döneminde meydana gelen işlem ve eylemlerin tümü ile hukukilik denetiminden muaf olduğu anlamına gelmez. Örneğin İHAM’ın 18.12.1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararında, gerekçesi ve haklılığı açıklanamayan 14 günlük gözaltı süresinin keyfi olduğuna ve işkence ve kötü muamele yasağı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Son söz; olağanüstü halin bir mecburiyetle ilan edildiği ve bu halin ilanına yol açan nedenlerin bertaraf edilmesi için alınması gereken tedbirler noktasında KHK’ların çıkarıldığı bilinmektedir. Olağanüstü hal ilan edilse bile, “hukuk devleti” ilkesinin sürdüğü, hiçbir eylem ve işlemin dayanaksız olamayacağı tartışmasızdır. Olağanüstü halde, kişi hak ve hürriyetlerinin sınırlandırılmasında esneklik olduğu, çünkü yaşanan sorunların olağan hukuk düzeninin kuralları ile çözülemeyeceği söylenebilir. Bu gerçek, kamu otoritesini olağanüstü halde çıkarılacak KHK’larla kalıcı düzenlemeler yapmaya itmemeli, kamu otoritesi bu yönde alışkanlık kazanmamalı, temsili demokraside milletin iradesini yansıtan parlamentonun tasarruflarına bağlı kalma kültürü bertaraf edilmemeli ve KHK’ların çıkarılma amacından sapılmamalıdır.

Bu nedenle; olağan hukuk düzeni için şartların oluştuğu, Devlet güvenliği ve düzeni, kişi hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı ilk fırsatta olağanüstü halden çıkılması ve KHK’larla idare edilme kültürüne son verilmeli, olağanüstü hal döneminde de başta müktesep/kazanılmış haklar olmak üzere hukukun evrensel ilke ve esaslarına bağlı hareket edilmelidir. Olağanüstü halin ilanına neden olan suç ve hukuka aykırılıklardan sorumlu olanlar mutlaka ortaya çıkarılmalı ve eylemlerinin sonuçlarına katlanmaları sağlanmalıdır. Ancak bunun yolu hukukla mümkündür.

Not: Bu metin www.baroturk.com ‘dan alınmıştır.

Daha fazla oku

Sulh Ceza Hakimlikleri ve Tabii Hakim İlkesi / Prof. Dr. Kemal Gözler

Ben sahip olduğum hukuk anlayışı gereğince güncel siyasal olaylar karşısında susmayı ilke edinmiş bir anayasa hukukçusuyum. Geçmişte birkaç olayda, bu ilkem, beni ahlâken rahatsız etti ve sessizliğimi bozup, gazetelerde olmasa da anayasa.gen.tr’de açıklamalar yapmak zorunda kaldım.

Bunlardan ilki 2007 yılında Cumhurbaşkanının seçimi konusunda ülkemizde yaşanan 184-367 tartışmasında Ocak ayından Mayıs ayına kadar sessiz kaldıktan sonra, 3 Mayıs 2007 günü anayasa.gen.tr’de yaptığım açıklamadır[1]. İzleyen yıllarda susma ilkemden ayrılarak güncel siyasî konularda bir iki açıklama daha yaptım. Bugün de bu ilkemden ayrılarak sulh ceza hâkimlikleri konusunda bir açıklama yapmak gereğini hissediyorum. Zira mevcut durum karşısında susmayı artık içime sindiremiyorum.

22 Temmuz 2014 tarihinde “paralel yapı” diye isimlendirilen bir yapıya mensup oldukları söylenen ve başta “haberleşmenin gizliliğini ihlâl” olmak üzere pek çok suç işledikleri iddia edilen çeşitli rütbelerde çok sayıda polis memuru gözaltına alındı. Daha sonra bunların bir kısmı tutuklandı. Bu operasyon, sahur vakti başladığı için de kamuoyunda “sahur operasyonu” olarak anıldı. Sahur operasyonunun arkasından başka gözaltına almalar ve tutuklamalar da yaşandı.

“Sahur operasyonu”nu izleyen günlerde ülkemizde “tabiî hâkim ilkesi” tartışması yaşandı ve sulh ceza hâkimliklerinin kurulmasının bu ilkeye aykırı olduğu iddia edildi.

Önce genel olarak “tabiî hâkim ilkesi” hakkında bilgi verelim:

1. Genel Olarak Tabiî Hakim İlkesi

“Kanunî hâkim” veya “olağan hâkim” ilkesi de denen “tabiî hâkim (doğal yargıç)” ilkesi, bir uyuşmazlık hakkında karar verecek olan hâkimin, o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olmasını öngören bir ilkedir[2]. “Hâkim” terimi yerine “mahkeme” terimini koyarak söylersek, “tabiî mahkeme” veya “olağan mahkeme”, yargılanacak olayın meydana geldiği anda, o olayın yargılanması için kanunla kurulmuş mahkeme demektir. Kısacası, “tabiî mahkeme (olağan mahkeme)”, olaydan önce kurulmuş ve somut olay ile kuruluşu bakımından ilgisi olmayan mahkeme demektir[3]. Bu mahkemenin hâkimine de “tabiî hâkim” denir[4]. Buna göre, bir uyuşmazlık, ancak uyuşmazlığın doğumu anında görevli ve yetkili olan mahkeme tarafından yargılanabilecektir. Böylece tabiî hâkim ilkesiyle, uyuşmazlığın olaydan sonra çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir mahkeme tarafından yargılanması yasaklanmakta, yani kişiye veya olaya özgü mahkeme kurma imkanı ortadan kaldırılmaktadır.

“Tabiî hâkim (olağan hâkim)” veya “kanunî hâkim” ilkesinin amacı, yasama organının belirli bir olayı yargılamak için o olaydan sonra mahkeme kurmasının önüne geçmektir. Bu ilkeye uyulduğu takdirde, yasama organı dâhil devletin herhangi bir organı, olaydan sonra, sırf o olayı yargılamakla görevli bir mahkeme kuramayacaktır. Bu ise mahkemelerde yargılanacak olan kişilere büyük bir güvence sağlar. Çünkü onları yargılayacak mahkemeler, sırf onlar için kurulmamış, onları yargılayacak hâkimler sırf onlar için atanmamıştır. Böyle mahkemelerde ve böyle hâkimler huzurunda suçlanan kişiler masum iseler, beraat edeceklerdir. Oysa sırf o olay için kurulmuş ve hâkimi sırf o olay için atanmış bir mahkemede suçlanan kişiler masum olsalar bile mahkûm olabilirler.

“Tabiî hâkim (olağan hâkim)” ilkesinin doğal sonucu, “olağanüstü (istisnaî) mahkemeler”in kurulmasının yasaklanmasıdır. Olağanüstü mahkeme, olaydan sonra kurulmuş, sırf belli bir olayı veya belli kişileri yargılamak üzere kurulmuş mahkeme demektir. Olağanüstü mahkemelere “istisnaî mahkemeler” de denir.

1982 Anayasası, “tabiî hâkim” ilkesini “kanunî hâkim güvencesi” başlıklı 37’nci maddesinde şu şekilde düzenlemektedir: “Hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz”.

Görüldüğü gibi maddede “tabiî hâkim” veya “tabiî mahkeme” ifadesi geçmemektedir. Ancak Anayasanın 37’nci maddesinde “kanunî hâkim güvencesi” adı altında düzenlenen şeyin aslında “tabiî hâkim ilkesi” olduğuna şüphe yoktur. Bir kere, maddenin ikinci fıkrasında, “olağanüstü merciler”in kurulması yasaklandığına göre, bundan a contrario, “olağan mahkeme ilkesi”nin kabul edildiği sonucu çıkar. “Olağan mahkeme” ile “tabiî mahkeme” aynı şeylerdir[5]. Diğer yandan Anayasanın 37’nci maddesinin Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Gerekçesinde de bu maddede ifade edilen ilkenin tabiî hâkim ilkesi olduğu açıklanmıştır. Gerekçede şöyle denilmiştir:

“Bu maddede ‘kanunî’ ve ‘tabiî’ hâkim güvencesi birlikte düzenlenmiştir… ‘Tabiî hâkim’ kavramı ise yargılanacak nizanın vukuu anında bulunan kanunun öngördüğü yargı mercii demektir. Bunlara ‘olağan mahkemeler’ de denir. Diğer bir deyimle, bir ceza [doğrusu niza], ancak vukuu anında yürürlükte bulunan kanunun tâbi kıldığı yargılama mercii önüne götürülecek; bu kanuna göre, hangi mahkemenin görev ve yetkisine giriyorsa o mahkeme tarafından çözüme bağlanacaktır. Bu suretle dâvanın ‘olaydan’ sonra çıkarılacak bir kanunla yaratılan bir mahkeme önüne götürülmesi yasaklanmakta, yani ‘kişiye’ yahut ‘olaya’ göre,  ‘kişiyi’ yahut ‘olayı’ göz önünde tutarak mahkeme kurma imkânı ortadan kaldırılmaktadır”[6].

Anayasa Mahkemesi de 1982 Anayasasının 37’nci maddesinde düzenlenen “kanunî hâkim” ilkesinin “tabiî hâkim” olarak anlaşılması gerektiğine karar vermiştir. Mahkeme, 20 Ekim 1990 tarih ve K.1990/30 sayılı Kararında şöyle demiştir:

“Hukuk devletinde yasal yargıç (kanunî hâkim), doğal yargıç (tabiî hâkim) olarak anlaşılmalıdır. Doğal yargıç kavramı ise, dar anlamda, suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi diye tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, doğal yargıç ilkesi, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıçların atanmasına engel oluşturur; sanığa veya davanın yanlarına göre yargıç atanmasına olanak vermez”[7].

Tabiî hâkim ilkesi konusunda teoriyi, mevzuatı ve içtihadı bu şekilde gördükten sonra bu ilkenin ihlâline uygulamadan iki örnek de verelim:

Ülkemizde 1920-1927 yılları arasında faaliyet gösteren “İstiklal Mahkemeleri” tabiî hâkim ilkesinin ihlâli niteliğindedir. Çünkü bu mahkemeler, yargılayacakları olaydan sonra kurulmakta, hâkimleri olaydan sonra atanmaktaydılar.

Yine ülkemizde 27 Mayıs 1960 hükûmet darbesinden sonra kurulan ve “Yassıada Mahkemesi” olarak da bilinen “Yüksek Adalet Divanı” da tipik olaydan sonra kurulmuş, hâkimleri olaydan sonra atanmış, “olağanüstü mahkeme” niteliğindeydi.

Yukarıdaki her iki örnekteki yargılamalar hatırlanırsa, tabiî hâkim ilkesinin ne kadar önemli bir ilke olduğu hemen anlaşılır. Her iki tür mahkemede de sanıkların beraat etme ihtimalleri fevkalade düşüktü. Çünkü bu mahkemeler, sırf onları yargılamak için kurulmuş, hâkimler sırf onları mahkûm ettirmek amacıyla atanmışlardı.

Genel olarak tabiî hakim ilkesini bu şekilde gördükten sonra şimdi 2014 yılında kurulan sulh ceza hâkimliklerinin tabiî hâkim ilkesine uygunluğu sorununu inceleyelim:

2. Sulh Ceza Hakimliklerinin Tabiî Hakim İlkesine Uygunluğu Sorunu

Önce bu hâkimliklerin kuruluşunu görelim: 16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, bir yandan sulh ceza mahkemelerini kaldırmış, diğer yandan da sulh ceza hâkimliklerini kurmuştur. Adı geçen kanun, kaldırılan sulh ceza mahkemelerinin yargılamaya ilişkin görevlerini asliye ceza mahkemelerine, arama, yakalama, tutuklama kararı verme gibi soruşturma işlemlerine ilişkin diğer görev ve yetkilerini ise yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine vermiştir. Böylece bir soruşturmada arama, yakalama, tutuklama kararı eskiden sulh ceza mahkemelerinin hâkimleri tarafından verilirken, yeni sistemde sulh ceza hâkimleri tarafından verilecektir.

Arama, yakalama, tutuklama gibi kararların sulh ceza mahkemesi hâkimleri tarafından verilmesi ile sulh ceza hâkimlikleri tarafından verilmesi arasında şöyle bir fark vardır: Büyük illerde pek çok sulh ceza mahkemesi vardı. Yürütülen soruşturmada arama, yakalama, tutuklama gibi kararların o gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesinden talep edilmesi gerekliydi. O gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesindeki hâkim ise, o olay için atanmış veya nöbet görevi o olay için belirlenmiş bir hâkim değildir. Bu hâkimin önüne sunulan dosyada inandırıcı deliller var ise hâkim, arama, yakalama, tutuklama gibi kararlar verecek; delilleri inandırıcı bulmuyor ise bu yöndeki talepleri reddedecektir. Bu hâkim önceden “ayarlanmış” bir hâkim değildir. Bu hâkim bir “tabiî hâkim”dir. Bu hâkime sunulan dosyada inandırıcı deliller yoksa pekâlâ hâkim kendisine sunulan talepleri reddedebilecektir. Böylece, arama, yakalama, tutuklama gibi taleplerin özel olarak ayarlanmış bir hâkime değil, bu tabiî hâkimden istenmesi, soruşturulan kişilere büyük bir güvence sağlar. (Bu taleplerin nöbetçi sulh ceza mahkemesinden değil, soruşturma dosyasının numarasına göre UYAP üzerinde dağıtılmasında da aynı güvence söz konusudur).

16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun sonucunda sulh ceza mahkemeleri kaldırılmış ve yerlerine az sayıda sulh ceza hâkimliği kurulmuştur. Örneğin İstanbul Adliyesinde, söz konusu Kanun uyarınca 38 adet sulh ceza mahkemesi kaldırılmış ve yerlerine sadece 6 adet sulh ceza hâkimliği kurulmuş ve bunlara 6 adet sulh ceza hakimi atanmıştır[8]. Eskiden İstanbul Adliyesinde tutuklanması talep edilen kişinin 38 adet sulh ceza mahkemesi hâkiminden birinin önüne çıkması ihtimali var iken, şimdi 6 hâkimden birinin önüne çıkması ihtimali var. Keza eski sistemde bu 38 sulh ceza mahkemesi hâkiminin birinin kararına itiraz edildiğinde itiraz başvurusu, bu 38 hâkimden biri tarafından değil, 55 asliye ceza hâkiminden[9] o gün nöbetçi olan birisi tarafından karara bağlanıyordu. Oysa yeni sistemde bu 6 sulh ceza hâkimin birisinin verdiği karara itiraz edildiğinde itiraz hakkında diğer beş hâkimden birisi karar verecektir. Görüldüğü gibi eski sistemde, siyasal iktidarın, bir ihtimal, art niyetle arama, gözaltına, tutuklama kararı çıkartmak istemesi durumunda İstanbul Adliyesinde etkilemesi gereken hâkim sayısı 93 iken, yeni sistemde bu sayı 6’ya düşmüştür. Haliyle 6 hâkimi etkilemek, 93 hâkimi etkilemekten daha kolaydır.

Şüphesiz denebilir ki, sayının çok olması veya az olmasının prensipler açısından bir değeri yoktur. Keza kaldı ki, küçük bir yerde eski sistemde tek bir sulh ceza mahkemesi, yeni sistemde de tek bir sulh ceza hâkimi olabilir. Doğrudur. Doğrudur; ancak buradaki can alıcı mesele, söz konusu kanundan sonra, yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine atanan hâkimlerin özel olarak seçilip seçilmediği meselesidir.

16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanundan önce İstanbul Adliyesinde görev yapan 38 sulh ceza hâkiminin “paralel yapı” denen bir yapıya mensup polisleri tutuklatmak için özel olarak seçilip atanmış hâkimler olduğu yolunda bir iddia şimdiye kadar işitilmemiştir. Ne var ki, bugün İstanbul adliyesindeki 38 sulh ceza hâkiminin atanan 6 sulh ceza hâkiminden bazılarının sırf bu amaçla seçilip atandıklarını iddia edenler vardır. Örneğin ülkemizin önde gelen köşe yazarlarından biri olan sayın Taha Akyol şöyle yazmıştır:

“İstanbul’a atanan 6 sulh hâkiminden üçü, 17 ve 25 Aralık soruşturmalarında bütün sanıkları tahliye eden hâkimlermiş! Bu tesadüf mü?! ‘Paralel polisler’ hakkında soruşturma, arama ve tutuklama kararlarını veren sulh hâkimi, bu üç hâkimden biri… Avukatlar itiraz ettiğinde karar verecek olan hâkim de bu üç hâkimden ikincisi!”[10].

Bu hâkimlere ilişkin basında daha pek çok iddia dile getirildi ve keza bu hâkimliklerin gerçekte “paralel yapı” mensuplarını tutuklatmak için kuruldukları ve hâkimlerinin bir kısmının da özel olarak atanmış kişiler olduğu yolunda yoğun iddialar dile getirildi. Bu iddiaları burada tekrarlayacak değilim. Bu iddiaları haliyle ispat edecek imkanım da yok. Ancak olayların seyrinin bu iddiaları destekler nitelikte olduğunu gözlemliyorum.

Bu hâkimlikleri kuran 16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, 28 Haziran 2014 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Anılan hakimliklerde görev yapacak hâkimler, 17 Temmuz 2014 günü atanmıştır. 22 Temmuz 2014 tarihinde, yani bu hâkimlerin atanmasından sadece 5 gün sonra, sahur vaktinde, bu sulh ceza hâkimlerinin verdikleri kararlar uyarınca “paralel yapı”ya mensup olduğu iddia edilen çeşitli rütbelerde pek çok polis memuru gözaltına alınmış ve bir kısmı da izleyen günlerde tutuklanmıştır.

Gün geçtikçe sulh ceza hâkimliklerinin adliyenin iyi işlemesi gibi saf kamusal amaçlarla değil, birtakım art niyetlerle kuruldukları yolundaki iddiaları teyit eden gelişmeler yaşadık.

Eğer, söz konusu hâkimlikler, gerçekte sırf bu amaçla kurulmuş ise ve eğer altı aydır devam ettiği söylenen “paralel yapı” soruşturmasında arama, yakalama ve tutuklama kararlarının hâkimden talep edilmesi için, İstanbul Adliyesindeki 38 adet sulh ceza mahkemesinin kaldırılması ve yerlerine 6 adet sulh ceza hâkimliğinin kurulması ve bu hakimliklere iddia edildiği gibi özel olarak seçilmiş ve atanmış 6 adet hâkimin göreve başlaması beklenmiş ise ortada hiç şüphesiz ki “tabiî hâkim ilkesi”ne aykırı bir durum vardır.

Eğer bu böyleyse 2014 yılında kurulan sulh ceza hâkimliklerinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışan İstiklal Mahkemelerinden ve 27 Mayıs 1960 Hükûmet darbesinden sonra Yassıada’da faaliyet gösteren “Yüksek Adalet Divanı”ndan bir farkı yoktur.

Bu görüşe karşı olarak, bir ülkenin adliye sisteminde kaçınılmaz olarak yeni mahkemelerin kurulabileceği, bu kurmanın kanunla olması kaydıyla, bunun “tabiî hâkim ilkesi”ne aykırı olmayacağı ileri sürülebilir. Doğrudur: Bir ülkenin yargı örgütü sisteminin değişmeden sonsuza kadar sürmesi beklenemeyeceğine göre, yargı örgütünde şu ya da bu tarihte bir değişiklik yapılması, mevcut bir mahkeme türünün kaldırılması, yerine yeni bir mahkeme türü kurulması haliyle mümkündür. Böyle bir durumda da yeni kurulan mahkeme, kaçınılmaz olarak olaydan sonra kurulmuş bir mahkeme olur; ama yine de bu mahkeme tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak görülmez. Çünkü bu tür bir mahkemenin kuruluş nedeni, belirli bir olayı veya belirli kişileri yargılamak değil, ülkenin yargı sisteminde reform yapmaktır. Diğer bir ifadeyle yeni mahkeme kurulmasının amacı, adalet kamu hizmetinin daha iyi ve daha etkili bir şekilde çalışmasını sağlamaktır. Amaç belirli kişileri mahkûm ettirmek değil, yargı sisteminde reform yapmak ise, kanunla yeni kurulan mahkeme tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak görülemez. Çünkü sırf belirli bir olaya veya sırf belirli kişilere yönelik olarak kurulmamıştır. Görüldüğü gibi tabiî hâkim ilkesini değerlendirirken, mahkemeyi kuran kanun koyucunun bu mahkemeyi kurmakla güttüğü amaç kaçınılmaz olarak devreye girmektedir.

Örneğin Türkiye’de adlî yargı sistemimizin iki dereceli yapıdan üç dereceli yapıya çıkarılması ve böylece sistemin daha etkili ve daha iyi işleyebilmesi amacıyla 26 Eylül 2004 tarih ve 5235 sayılı Kanun ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kurulması öngörülmüş ve adı geçen Kanun, Adalet Bakanlığına bu mahkemeleri 1 Haziran 2007 tarihine kadar kurma görevi vermiştir (Bu arada belirtelim ki Adalet Bakanlığı bu mahkemeleri hâlâ kuramamıştır!). Ülkemizde söz konusu Kanunla bölge adliye mahkemelerinin kurulması tabiî hâkim ilkesine aykırı olduğu hiçbir zaman iddia edilmemiştir. Çünkü bu mahkemelerin, art niyetle belirli bir olay veya kişilere yönelik olarak kurulmadığı, ülkenin genel yargı sisteminde reform yapmak için kurulduğuna herkes ikna olmuştur. Bu örneğin de gösterdiği gibi tabiî hâkim ilkesi açısından mühim olan, mahkemenin sadece kanunla kurulması değil, söz konusu kanunu koyan kanun koyucunun bu kanunu koyarken güttüğü amaçlardır.

Ben sahip olduğum hukuk anlayışı gereği, kanun koyucunun güttüğü amaçların hukuken değerlendirilmesinin kural olarak mümkün olmadığını ve yine yargı organlarının da prensip olarak kanun koyucunun güttüğü amacı denetleyemeyeceğini savundum[11]. Bu nedenle baştan, sulh ceza hâkimliklerini kuran 16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanunun da amaç bakımından değerlendirilmemesi gerektiğini, bu Kanunu çıkaran kanun koyucunun bununla, adalet kamu hizmetinin daha iyi çalışmasını sağlamayı amaçlamış olabileceğini varsaydım. Ancak yukarıda özetle vermeye çalıştığım gelişmeleri gözlemledikçe, bu varsayımın doğru olmayabileceğini, bu Kanunu çıkaran kanun koyucunun, adalet hizmetinin daha iyi işlemesi amacıyla değil, birtakım art niyetli düşüncelerle sulh ceza mahkemelerini kaldırdığını ve yerlerine sulh ceza hâkimliklerini kurduğu düşünmeye başladım.

3. Son Gözlemler

Tabiî hakim ilkesini tamamlayıcı nitelikte bir iki hususa daha değinmek isterim:

a) Adil bir yargılama için en az tabiî hâkim ilkesi kadar önemli bir ilke daha vardır: Hâkimlerin bağımsızlığı ilkesi. Bu ilke bu yazının konusu dışında kalır. Ancak belirtmek gerekir ki, adil bir yargılama için, hâkimin sadece “tabiî hâkim” olması yetmez; aynı zamanda “bağımsız hâkim” olması gerekir. Hâkim, tabiî hâkim olsa bile, bağımsız değil ise, adalet gerçekleşmez. Bu nedenle hâkimlerin bağımsız bir organ tarafından atanması, atandıktan sonra da siyasî ve idarî makamların etkisi altında kalmamaları ve bunun için de çeşitli teminatlara sahip olmaları gerekir. Kendilerini bağımsız hissetmeyen hâkimlerin tabiî hâkim olması, tek başına yargılananlar için bir güvence teşkil etmez.

b) Suç işlediği iddia edilen bir kişinin iddia olunan suçu işleyip işlemediği sorunu bir şey, bu kişi hakkında karar verecek hâkimin tabiî ve bağımsız hâkim olması bir başka şeydir. Suç işlediği iddia edilen kişiler gerçekten suç işlemişlerse, dosyada da bunların suç işlediğine ilişkin inandırıcı deliller var ise, sadece istisnaî ve taraflı hâkimler değil, tabiî ve bağımsız hâkimler de bu kişiler hakkında, şartları varsa, arama, yakalama ve tutuklama kararı verirler. Ancak bir ihtimal suç işlediği iddia edilen kişiler gerçekten suç işlememişler ise, tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak, sırf onlar için atanmış hâkimler karşısına çıkarılırlarsa, bu kişilerin tutuklanma ihtimalleri, masum olsalar bile, çok yüksektir.

c) Son olarak şunu özellikle belirtmek isterim ki, bir kişinin gerçekten suç işleyip işlemediği, ancak tabiî hâkim ilkesine uygun olarak atanmış bağımsız hâkimler önünde yargılandığı zaman ortaya çıkar. Ülkemizde iddia edildiği gibi gerçekten bir “paralel yapı”nın olup olmadığı ve bu yapının mensuplarının “yasa dışı dinleme”, “haberleşmenin gizliliğini ihlâl”, “görevi kötüye kullanma”, “casusluk” gibi özgürlüklerimizi tehdit eden fevkalade ağır suçlar işleyip işlemediği ancak tabiî ve bağımsız hâkimler huzurunda ispat edilebilir. Eğer bu kişiler gerçekten bu suçları işlemişlerse, bu kişilerin tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak atanmış hâkimlerin önüne çıkarılması ve bu hâkimler tarafından tutuklanmaları, gerçekte bu kişilerin işlediği suçların ortaya çıkmasının ve bunların adil bir şekilde cezalandırılmasının ve keza suçluların kamu vicdanı tarafından mahkum edilmesinin önünde bir engeldir. Bu kişilerin tabiî hâkim ilkesine aykırı olarak atanmış hâkimler tarafından yargılanmaları, eğer bu kişiler gerçekten suçluysalar, onların suçluluğu vakıasını perdeleyecektir. Tabiî hâkim ilkesi, sadece sanıklar için değil, hakikatin ortaya çıkmasını isteyen kamu için de bir güvencedir. 29 Ağustos 2014. K.G.
[1].  3 Mayıs 2007 günü anayasa.gen.tr’de yayınlanan bu açıklama daha sonra Türkiye Günlüğü dergisinde kağıt üzerinde de yayınlanmıştır (Kemal Gözler,  “Cumhurbaşkanının Seçimi Konusunda Bir Açıklama”, Türkiye Günlüğü, Sayı 89, Yaz 2007, s.17-23 http://www.anayasa.gen.tr/cbnin-secimi-tgunlugu.htm).
[2].  Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin, 13. Baskı, 2012, s.133.
[3].  Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul, Kazancı, 8. Baskı, 1986,  s.129.
[4].  Ibid.
[5].  Kunter, op. cit., s.130, 311.
[6]. Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Gerekçesi, Madde 37, in  Mehmet Akad ve Abdullah Dinçkol, 1982 Anayasası, İstanbul, Alkım, 1998, s.171.
[7].  Anayasa Mahkemesi, 20 Ekim 1990 Tarih ve E.1990/13, K.1990/30 Sayılı Karar, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 27, Cilt 1, s.39. Anayasa Mahkemesi benzer tanımı başka kararlarında kullanmıştır. Örneğin bkz: Anayasa Mahkemesi, 5 Mayıs 2004 tarih ve 2002/170, K.2004/54 sayılı Karar; Anayasa Mahkemesi 17 Temmuz 2013 Tarih Ve E.2012/146, K.2013/93 Sayılı Karar.
[8].   http://www.hsyk.gov.tr/duyurular/2014/temmuz/1-bolge-devir.pdf
[9].   İstanbul Adliyesinde 55 adet Asliye Ceza Mahkemesi olduğu anlaşılıyor (http://www.istanbul.adalet.gov.tr/sayfagoster.asp?pageno=33).
[10]. Taha Akyol, “Paralel Yargı”, Hürriyet, 26.7.2014 (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/paralel-yargi_26890311 )
[11]. Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa, Ekin, 2000, s.892-894; Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, Bursa, Ekin, 2011, c.II, s.792-293.

Not: www.baroturk.com ‘dan alınmıştır.

Daha fazla oku